Deniz kültürümüzün gizli hazinelerini koruyalım

Bir ulusun denizcilik tarihine sahip çıkması, tüm kurum ve kuruluşların görevidir. Ne yazık ki Türkler, Cumhuriyet dönemi dahil, denizcileşme sürecinde devletin bu alandaki zayıflığının bir yansıması olarak, deniz kültürüne ve tarihsel mirasına sahip çıkamamıştır.

Denizcilik kültürünün ve tarihinin korunması, kurumsallaşması ve geliştirilmesi coğrafyası nedeniyle bir deniz devleti olan Türkiye’nin denizciliğinin gelişimi ve denizci devlet olma sürecinde  önemli rol oynamaktadır. Günümüzde denizci devletlerde, deniz tarihi başta olmak üzere, deniz kültürüne sahip çıkıldığının ve geliştirildiğinin çok çarpıcı örnekleri mevcuttur. Bu alanda en önemli unsurların denizcilik müzeleri, müze gemiler, korunmakta olan tarihi gemiler ve tekneler olduğunu belirtelim. Görevim ve merakım nedeni ile gerek Deniz Kuvvetleri’ndeki aktif subaylık gerekse emeklilik dönemimde 34 ülkede yaklaşık 55 deniz ve denizcilik müzesi ile gemi müze gezdim. En önemli tespitim; ülkeler denizcileştikçe gelişen deniz kültürü içinde üst seviyede yer tutan denizcilik müzeleri ile gemi müze sayısının ya da denizcilik müzelerinde sergilenen tarihi teknelerin sayısındaki artış. Örneğin; Çin’de çok büyük deniz müzeleri olmasına rağmen ya müzelerin içinde sergilenen tekne sayısı ya da gemi müze sayısı çok azdı.

“BANA TARİH DEĞİL, PARA LAZIM”

Bir ulusun denizcilik tarihine sahip çıkması, tüm kurum ve kuruluşlarının görevidir. Ne yazık ki Türkler, Cumhuriyet dönemi dahil, denizcileşme sürecinde devletin bu alandaki zayıflığının bir yansıması olarak, deniz kültürüne ve tarihsel mirasına sahip çıkamamıştır. Çanakkale’de batan müttefik donanmaya ait gemilerin hurdası, tek bir koleksiyon objesi dahi alınmadan bir İtalyan firmaya satılmıştı. O dönemin devlet büyüklerinden biri “Bana tarih değil, para lazım” demişti. Kendi gemilerimize ne savaş gemisi, ne ticaret gemisi, ne de tenezzüh/sportif tekne bazında sahip çıkabildik. Bu makalenin yazarı ve bir amiral olarak, Hamidiye ve Nusret’e nasıl kıydığımızı düşündükçe üzülüyorum.

Son 20 yılda Deniz Kuvvetleri’nin, Rahmi Koç, Lucien Arkas, Nejat Çuhadaroğlu, Osman Erkut, Mualla Erkut, Jeff Hakko, Oğuz Aydemir, Ali Rıza İşipek, Emre Kunt gibi gemi ve deniz severlerin öncülüğünde deniz ve denizcilik müzeciliğinde ciddi kazanımlar sağlanmışsa da, alınması gereken uzun yol vardır. Denizcilik kültürüne yönelik o kadar değerli varlıklar yok edildi ki, bunları düşünmek bile bizleri karamsarlığa itebilir. Rahmi M. Koç Müzesi’nde koruma altına alınan Fenerbahçe Yolcu Vapuru, Liman II Römorkörü ya da Deniz Kuvvetleri sayesinde müze gemi statüsüne alınan Atatürk’ün Acar Motoru ile Çubuk Baraj Gölü’nde kullanılan  tenezzüh teknesinin kurtarılmış olması ya da Mondros Ateşkesi sonrası 13 Kasım 1918 günü İstanbul’a geldiğinde Mustafa Kemal’i Haydarpaşa’dan Galata’ya geçiren ve “Geldikleri gibi giderler” sözü ile özdeşleşen Kartal istimbotunun 99 yıl sonra bulunarak, anıt gemiye dönüştürülmesi umut verici gelişmelerdir. Ayrıca dünyanın  en zarif yatlarından birisi olan ve Atatürk’ün sekiz hafta kaldığı Savarona’nın 1979 Kasım’ında geçirdiği yangın ve özel sektör hizmetindeyken manevi şahsiyetini sarsacak pek çok badireden sonra 2014 yılında devlete geri dönmesi önemli gelişmelerdir.  Öte yandan, ülkemizde kamuoyunca bilinmeyen ve deniz kültürümüzün gizli hazineleri olarak hayatlarına devam eden gemi ve teknelerin varlığı da bilinmektedir.

KANUNDAKİ EKSİK KAVRAMLAR

Klasik yelkenli tekne ya da motorlu yat olarak bilinen pek çok deniz kültür varlığının araştırılıp ortaya çıkarılması gerekir. Daha da öte devlet bu tip tekneleri koruma altına almalıdır. Kara odaklı devlet geleneğine sahipliğimiz nedeni ile sürecin pek de kolay olmadığını vurgulamak gerekir. Bunun bir ispatı 1983 yılında yürürlüğe giren Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu’nda saklıdır. Bu kanunun 3. maddesinde Kültür Varlıkları “tarih öncesi ve tarihi devirlere ait bilim, kültür, din ve güzel sanatlarla ilgili bulunan veya tarih öncesi ya da tarihi devirlerde sosyal yaşama konu olmuş bilimsel ve kültürel açıdan özgün değer taşıyan yer üstünde, yer altında veya su altındaki bütün taşınır ve taşınmaz varlıklar” olarak tarif edilmekle birlikte kanunda gemi, tekne ve denizciliğe ait bir kavram yer almamaktadır. Bu nedenle karada pek çok tarihi bina koruma kanunu çerçevesinde büyük denetim ve kısıtlayıcı düzenlemelere tabi iken aynı durum tarihi gemi ve tekneler için söz konusu olmamıştır. Örneğin, kanunun 6. maddesinde “Milli Mücadele ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda büyük tarihi olaylara sahne olmuş binalar ve tespit edilecek alanlar ile Mustafa Kemal Atatürk tarafından kullanılmış evler” koruma altına alınacak varlıklar olarak gösterilirken Atatürk’ün kullandığı Savarona dahil hiçbir gemi veya teknenin kanunda adı bile geçmemektedir. Kanun çıktığında hayatta olan İstanbul Şehir Hatları’nın kuğu gibi zarif, bazıları Birinci Dünya Savaşı’nı görmüş vapurlarının, dönemde 50 yaşın üzerinde olan pek çok ahşap teknenin ya da deniz yollarına ait pek çok geminin korunması akıllara dahi gelmemiş.

Geç kalmayalım. Deniz Müzesi olmasa 17. yüzyıl sonrasının tarihi kadırga ve kayıklarını; Rahmi M Koç Müzesi olmasa 19. yüzyıl sonu ya da erken 20 yüzyıla ait sanayi devrimi ürünü sitimli tekneleri çocuklarımıza veya torunlarımıza gösterebileceğimiz bir yer olmayacaktı. Yapılması gereken en acil eylem; Kültür Varlıklarını Koruma Kanunu’nda değişiklik yapılarak, tespit edilecek tekne ve gemilerin aynen tarihi binalar gibi koruma altına alınmasının sağlanmasıdır. Gelişmiş denizci ülkelerde deniz kültür varlıklarını koruma kurulları vardır. Bizde ise koruma kurulları sadece binalara bakar. Denizciler, deniz tarihçileri ve gemi inşacılardan oluşan ayrı bir  koruma kurulu daha oluşturulmalı ve deniz kültür varlıkları tescillenerek koruma altına alınmalıdır. Dilerim, Kültür  ve Turizm  Bakanlığı ile Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı bu makale ile yeni bir süreci başlatır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.