GEMİ

Gemi, insanoğlunun en eski mesleklerinden birisi olan denizciliğin olmazsa olmazıdır. Gemi ile ufuk çizgisinin ötesine geçmek için okyanusa açılan bir denizci, özgürlüğünden geçici olarak vazgeçer. Artık o doğanın ve kendi iradesinin rehinidir. Önce kendisi ile giriştiği mücadeleyi, daha sonra doğa ile mücadeleyi kazanmalıdır.

Denizcilik insanın yaradılış özelliklerinin dışındadır. İnsan, karalarda yaşamak üzere yaratılmış bir varlıktır; onun denizde yaşaması ve denizlerde başta balıkçılık, ticaret ve savaş olmak üzere pek çok faaliyeti yapabilmesi için kesinlikle bir araca ihtiyacı vardır. O da gemidir. İnsanla deniz ilişkisinin ara kesiti gemidir. Gemi, insanoğlunun en eski mesleklerinden birisi olan denizciliğin olmazsa olmazıdır. İnsanlığa güvenlik, emniyet, refah ve mutluluk getiren deniz ve denizciliği ancak gemi tamamlar. Deniz ve denizcilikten gemiyi çıkarın, geride koca bir boşluk kalır. Bu nedenledir ki denizle ya da denizcilikle ilişkiye giren insanoğlu okyanuslar ve denizleri kıyılarında yürüyerek ya da yüzerek değil, gemi ile üzerinde seyir yaparak keşfetti. Binlerce yıl önce sallar ve denizde yüzen ağaç kütükleri üzerinde başlayan bu yolculuk, günümüzde 600 bin tonluk LNG (Doğal Gaz) tankeri veya 100 bin tonluk nükleer uçak gemileri ile devam ediyor.

Gemi, denizde başlı başına yaşayan bağımsız bir varlıktır. Yerkürenin yüzde 70’ini kaplayan mavi dünyada, karada yaşamak için yaratılan insanoğlunun doğal habitatının dışında, yani su üzerinde veya altında yaşayarak, değişik amaçlara yönelik faaliyet göstermesine neden olan araçtır. İnsanlık tarihini belirleyen pek çok aktör içinde en önemli yere sahip büyük bir icattır.

Şüphesiz, insanlığın teknolojik evrimi geminin asla bitmeyecek gelişimini yönlendirdi. Ancak teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin, denizler insanın en küçük hatasında, hatayı yapanları içine çekmeye ve yok etmeye devam ediyor. Yaşamak için insanın oksijene bağımlılığı ile yerçekimi ve Arşimed Kanunu değişmediği sürece, deniz can almaya, gemi ona karşı mücadele etmeye devam edecektir. 21’nci yüzyılda deniz yok edici özelliğini korurken, teknoloji bu yok ediciliği azaltmaya çalışmaktadır. 19’ncu yüzyıl ortalarına kadar pek çok ülkede gemi söküm sanayi yok denecek kadar azdı. Zira gemilerin çoğu, fiziki ömürlerini tamamlayarak değil, fırtınalarda batarak hizmet dışına çıkardı.

Deniz yazarı ve denizci Joseph Conrad denizin acımasızlığı ile şöyle yazıyor: “Okyanus, herkesin göklere çıkarması sonucu iyice şımarmış, zalim bir diktatörün acımasız öfkesine sahiptir. Kendisine en küçük meydan okumaya tahammül edemez. İnsanoğlu gemisi ile onun çatık kaşları arasında seyretmeye cesaret ettiğinden beri, o insan ve gemilerin rakipsiz düşmanı oldu.

O günden sonra birçok kurbanını utanmadan yutmaya devam etti. Derinliğinin en müthiş mucizesi onun ölçülemez acımasızlığıdır.”

Tek başına yelkenle durmaksızın Güney Okyanusunu dolaşarak 1969 yılındaki Golden Globe kupasını ve ödülünü kazanan İngiliz yelkenci Knox Johnston doğanın gücü ile ilgili şunları söylüyor:

“Denizi fethedemezsin. Ancak berabere kalırsın. Asla kazanamazsın. Belki yara almadan kurtulabilirsin ama asla fethedemezsin onu.”

İnsan, gemi güvertesine ayak bastığı anda, kendi iradesi ile karadaki güvenceli hayatından geçici olarak vazgeçer. Artık onunla sudaki ölüm arasında tek engel gemidir. Karşılaşılan ağır bir fırtınada, onu boğulmaktan koruyacak tek fiziki güvence, geminin teknesidir. O teknenin birkaç milimlik ya da santimlik sac, tahta, fiberglas vb kaplamasıdır.

Tarih boyunca denizcilik zor bir meslek oldu. Zira deniz, bilinmeyeni, fırtınaları, boğularak ölmeyi, açlığı, susuzluğu, korsanlık ve haydutluğu barındırıyordu. Sinoplu Filozof Diyojen’in, denizcilerin canlılar olarak mı, yoksa ölüler olarak mı sayılması konusunda şüpheleri vardı. Bengal dilinde “denizci”, “mahkûm” ile aynı anlama gelen bir kelimeydi.1

1755 yılında İngiltere’de yayımlanan Life of Johnson2 isimli eserinde Boswell şunları söylüyordu.

“Kendini bilerek tutsak edecek bir niyeti olmayan hiç kimse, denizci olmayacaktır. Bir gemide olmak denizde boğulma şansı da olan hapishanede olmakla eş değerdedir. Hapishanedeki bir adamın en azından daha geniş yaşam alanı, daha iyi yemeği ve arkadaşları vardır.”

Özellikle sanayi dönemi öncesinde denize çıkmak ahlaken ve fiziken tehlikeli bir işti. Dönemin koşullarına nesnel olarak yaklaşıldığında, denizciliğin gerçekten de büyük risk ve tehlikelerle dolu bir macera mesleği olduğu hemen anlaşılır. Bu yalın gerçek nedeniyle birçok ülkede denizciliğe soğuk bakıldı. Zira denizcilik mesleği, çalışanlarını egzotik ve dinin tutuculuğunun sarmalındaki sosyopolitik ortam altında, sıra dışı fikirlerle karşılaştırıyordu. Dünyada değişik topluluklar bu görüşe sadık kaldılar. Örneğin Hindistan’da Brahmin kastı, 15 ve 16’nci yüzyıllardaki Çin’in yönetici eliti, 19’uncu yüzyılda Rus muhafazakârlar böyle düşünüyorlardı.

Zira denizci özünde bağımsızdır. Ufuk çizgisinin ve gökyüzünün içinde yarattığı sonsuzluk duygusunu anda yaşayabilendir. Özgürlüğün ve bağımsızlığın değerini, en iyi doğanın üstün gücü ile mücadele edebilen insanlar bilebilir. Gemi ile ufuk çizgisinin ötesine geçmek için okyanusa açılan bir denizci, özgürlüğünden geçici olarak vazgeçer. Artık o doğanın ve kendi iradesinin rehinidir. Önce kendisi ile giriştiği mücadeleyi, daha sonra doğa ile mücadeleyi kazanmalıdır. Kendi iradesine yenilen denizci, hayatta kalma mücadelesini kazanamaz. Önce kendi iradesini yenerek özgürleşmelidir. Daha sonra doğa ve denizle, onu asla yenemeyeceğini ama işbirliği yapabileceğini bilerek, aklı, mantığı ve duyguları ile mücadele etmelidir. İşte insanın özgürlük ruhunu geliştiren süreç budur. Bu nedenle, okyanuslara açılma ve ufkun ötesine gitme cesaret ve onuruna ise sadece özgür ülkelerin çocukları sahip olabilir.

Bu yazıyı bir dilekle bitirelim. Türkiye’nin denizcileştikçe özgürleşmesi dileği ile.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.