Maviliğin çağrısı…

Uçsuz bucaksız enginlik çağırıyordu beni ama bu çağrıya ben hazır mıydım? Yaşamam gerekiyordu. Gittim, gördüm ve yaşadım. Sonuç mu?  Tarifsiz bir huzur, limitsiz bir keyif…

Bu akşam vakti deniz

O bütün hasretimiz

Sanki gelmiş de dile

Nedametin sesiyle

Çarparak kayalara

Yetmez mi, diyor deniz

Karada çektiğiniz?

Cahit Sıtkı’ya ait Deniz şiirinin bu dizeleri geçmişten okuyup da aklımda kalanlardan. Üstat, bunu hangi ruh haliyle yazmıştır bilmem mümkün değil, ancak benim ruh halim bu dizelerin manasını anlıyor gibi… Yelkenlimle yaşadığım yaz tecrübesi; dümen başındaki anlar, denizlerde geçen günler, sohbetler, dinginlik, huzur 52 yıllık hayatımın önemli köşe taşlarından biri oldu. Meğer yaşamın ne keyifli başka anları varmış! Olsun varsın o anları bir yerinden yakaladım hiçbir şey için geç değilmiş.  Yazın tadını fena çıkarmadım. Belki hatırlarsınız geçen Mart yine Yacht Türkiye dergisinde Sebati Karakurt’un fotoğraflarıyla Pelin Özcanlı’nın keyif veren röportajı yayınlanmıştı. Deniz sevdalısı Pelin’e ilk teknem “Anchorman”i büyük bir hevesle anlatmıştım. Beneteau 37’mi ve kendimi büyük bir heyecanla yaza hazırlamıştım. Arkadaşım ve hocam Tayfun Kocatoros’la ne sabahlarımız geçti Marmara’da. Ağzı olsa da Kalamış ve Fenerbahçe Marina’nın pontonlarının dili olsa da konuşsa… O boşluk senin bu boşluk benim girip çıkıyordum. Laf aramızda birkaç kere palayı tonoza taktırmadım değil. Tayfun da eksik olmasın her seferinde, “olacak o kadar” derdi. Oldu da, bir yerinden denizi yakaladım. Eksiklerimi bilerek yelkenci ve denizci olmaya çalışıyorum. Dediğim gibi, geç başladım bu işe, almam gereken çok yol var daha…

MARMARA VE ÇANAKKALE

Haftalar ayları kovaladı ve beklenen gün geldi. Denize artık çok daha yakından bakıp, içinde olacaktım. Haziran ayının 22’sinde sabaha karşı, İstanbul derin bir uykudayken usulca çözüp halatlarımızı Marmara’ya avara olduk. Çoğul konuşuyorum, çünkü üç kişiydik: Tayfun, 35 yıllık dostum Safter ve ben. Çok heyecanlıydım. İlk uzun yol tecrübem olacaktı. Evet, itiraf ediyorum aklımdaki tereddüt yanaşmalardaydı. “Ya tonoz yoksa, demiri düzgün atabilecek miyim? İki tekne arasına düzgün girebilecek miyim? Telaş edip de yapamazsam Tayfun el koyarsa ne yapacağım? Alargada kalırsak sabahı nasıl edeceğim?” gibi gibi… Neticede her şey bir şekilde yapılıyor. Yanlış yaptığınızda doğruyu öğreniyorsunuz.  Akşamüstüne doğru Marmara Adası’na giriş yaptık. Ama ne girişti! Balıkçı barınağına yarım saat kalmıştı ki, yağmurun kuvvetlisine yakalandık. Gayet nemli bir şekilde kendimizi limana atarken tekrar yüzünü gösteren güneş ıslaklığımızı kurutuyordu. Ben sağlamcı adamımdır. Demirleyeceğimiz duraklarla aylar öncesinden temasa geçmiştim. Zabıta memuru olarak çalışan Kadir el etti bize, arkadaşlarıyla birlikte bekliyordu sahilde. Tanıştık, öpüştük arkadaş olduk. Akşam Erhan’ın Yeri’ne gittik. Yengeçler harikaydı. Tadı hâlâ damağımda… Bizi karşılayan Kadir’le dört ay sonra bir Ekim günü de Marmaris’te esnaf lokantasında karşılaşıp, sohbet ettik. Ne mutlu oldum ama… Yelken sevdam olmasaydı adayı göremeyecektim, cana yakın bu gençle tanışamayacaktım. Size önerim özellikle Mayıs ile Eylül ve Ekim aylarında mutlaka adayı ziyaret edin. Çok keyifli, çok huzurlu bir yer… Ertesi sabah yine demir alma zamanıydı. Bu kez hedef geçmişte kahramanlık destanının yazıldığı topraklardı: Çanakkale Boğazı ve Çanakkale Limanı. Yolda otopilot arızası yaşadık. O anlarda aklıma düşen: “Ya tek olsaydım,” sorusuydu. Biliyorum ki, usta denizciler, “tek çıkma yolculuğa” derler. “Ben zaten tek olmazdım,” diye düşünüp rahatlattım kendimi. Tedbirliydim. Hemen teknik arkadaşı aradım. Bir şeyler yaptık otopilot kendine gelir gibi oldu. Sonra yine kafasına göre takıldı. Sıkıntı yaşamadan, deniz trafik kurallarına da uyarak Anadolu tarafından Çanakkale’ye geldik. Kentin şirin bir limanı var. Önceden yer ayırtırsanız iyi olur. Benzin istasyonuna kıçtankara yaptık, katamaranın yanına girdim. Yanaşmam biraz telaşlı oldu. Kimse bana katamaranın çift tonozla bağlandığını önceden söylememişti. Bu sayede öğrenmiş oldum. Bu kez Nurettin ve sevgili eşi Melahat karşıladı bizi. “Aç geliriz,” diye düşünüp hazırlık yapmışlardı. Bir de hediye verdiler bana, “yeni sezonda takarım” diye aldıkları renkli bir kravat. Tam zamanlı emekli olduğum için şu an kravatı takmam mümkün değil. Kravata özgü koşulların uygun olduğu bir ortamda takacağım. Söz.

Sabah ilk ışıklar… Usulca ayrılıverdik limandan… Aslında gelişimiz nasıl olduysa duyulmuş. Birisi ayrılış anımızı ölümsüzleştirmiş! Çektiği fotoğrafı da eşim Armağan’a göndermiş. Şunu anladım ki, günümüz dünyasında çoğu şey sır kalmıyor. Kıyı kıyı seyir yaparak Çanakkale’yi çıktık. “Dur yolcu,” önünde ecdadımıza minnet duygularımızı gönderdik. Eminim bizi de duydular. Ruhları şad olsun…

KUZEY EGE

Otopilot arızasından bahsetmiştim. Yine yaşadık. Kuzey Ege’ye açıldığımızda Bozcaada’ya gelmeden deniz ortasında uzaktan anlatım ile otopilot ayarı yaptık. Teknolojinin gözünü seveyim. Cep telefonuyla Simrad’cı sevgili Burak talimatı verdi, biz uyguladık. Tekne döndü de döndü, gitti de gitti. Sonunda söz dinlemeye başladı. Bir daha bu arızayı yapmadı. Akşama demirlediğimiz yer Babakale’den hemen sonra gelen Behramkale idi. İlk defa baştankarayı da orada yaptım. Bizi karşılayan isim Eden Otel’in sahibi Hilmi Bey oldu. Artık yavaş yavaş yorgunluklar etkilemeye başlamıştı bedenlerimizi. Yemeği yer yemez yatakta buldum kendimi… Güneş daha doğmamıştı ki motorumuzun inceden sesiyle ayrıldık tarihi Asos’tan. Şıkır şıkır ilerliyorduk Ege’de. Mavi daha bir farklı daha bir güzel burada… Lacivert gibi bir su… Marmara gibi kopkoyu ürpertici değil. İçine çekiyor insanı, bedenini sarıyor adeta. Giderken atlamak geliyor içinizden. Rüzgârımızın kolaylığı sayesinde yelken de açtık. Tatlı bir yolculukla Ayvalık’a geldik. Dümende ben vardım tabii. Dar kanaldan sakince geçip Setur Marina’ya girdim. Sevgili Umut karşıladı bizi. Palamarlar eksik olmasın çok yardımcı oldu, iskeleye bordalayarak yanaştım bu kez. Ufak tefek hatalar oldu, Tayfun yanımdaydı. Akşam Cunda’da ağırlandık. Lezzet doruktaydı. Setur’un palamarları uğurladı bizi marina çıkışına kadar. El sallaştık. Rotamız bu kez Kalem ile Garip Adası arasındaki akvaryumdu. Tanıdığım çok denizci, “mutlaka gir, alargada bir gece geçir” demişlerdi orası için. Dediklerini yaptım. İlk alargamı yapma mutluluğumu yaşadım. Tayfun ve Safter botla sırtı yaptı. 2 kiloluk bir baba levrek oltaya takılmıştı. Bir gün sonra eski Foça’da masamıza gelecekti bu levrek. İçini temizlemeden, pulunu almadan dolaba attık. Ama bir zayiatımız vardı. Maalesef balığın sırtındaki iğne ucunu andıran yüzgeçler botumu delmişti. Tamiratına kadar bir daha kullanamadım. Şairin dediği gibi kalbinizle ayak basarsanız çok seversiniz Eski Foça’yı. Ege’nin tipik, dokusunu bozmaya çalışanlara inat korumaya çalışır hâlâ kendini. Tabii başarabildiği kadar… Levreğin masayı lezzetlendirdiği keyifli bir gecenin sonrasında deliksiz bir uyku daha çektim.

Karataş’a bir kez ayak basan

Foça’dan ayrılmazmış derler

Foça da sizi bırakmaz zaten

Kalbinizle bastıysanız eğer

Ataol Behramoğlu

ÇEŞME VE SIĞACIK

Sabah tekrar motor çalıştırıp Çeşme’ye kırdık dümeni. Ama ne rüzgâr yedik Karaburun Çeşme arasında! Anchorman bir battı bir çıktı. Her defasında Safter ve ben avazımız çıktığı kadar bağırıyorduk: Kamçıla… Çok keyif aldık. Aramıza Foça’dan katılan çok sevdiğim kardeşim Dr. Amaç bizim kadar keyifli değildi maalesef. Uyudu, uyandı ve kustu. Bir kere değil defalarca. Hatta bir keresinde oturduğu yerden havuzluğa yuvarlandı. O anda dümendeydim. Bir saçmalık yapıp havuzluğa düşen arkadaşıma yardım etmek için panikle dümeni bırakacaktım ki Allah’tan, “Ne yapıyorsun?” diye bağıran biri vardı da bıraktığım dümeni yine sıkıca tuttum. Karaburun’u döndükten sonra hava biraz sakinledi, tabii deniz de. Marinaya sakin sakin girdik. Ponton araları dar olduğu için manevrayı hemen dışarıda yapmak gerekiyor. Yerime kadar tornistan gidip, “pat” diye giriverdim. Akşamında yine davetliydik. Bu kez meşhur Limon Sailing’ten sevgili Tolga ağırladı bizi. Masanın üstü yine deniz mahsulleri ile doluydu. Aslında yemek bahane, önemli olan sohbetti. Hoş sedalı bir geceyi daha uğurladık bu kez Çeşme’den… Ve bir gün sonra akşam 18.00 suları… Ev pruvamda gözüktü. Sığacık’a girmek üzereydik. Teos Marina’da rıhtım üzerinde sanki çok uzun yıllardır görüşmemiş gibi özlemle bekleyen biri vardı. Armağan’dı o… Onu el sallarken gördüğümde kendimi upuzun bir seyirden dönen kaptanmışım gibi hissettim. Sevgili Faruk, D pontonda bir yer ayarlamıştı bana. Bu arada yazmadan geçmek istemiyorum Teos Marina bu güzergâhtaki çizgi üstü yerlerden biri.  Sekiz günlük tam mesaili yolculuktan geriye ne mi kaldı? En başta keyifli sohbetler… Sonra yeni yerler görmek yeni insanlarla tanışmak. Yardımlaşma, kader birliği, tecrübe ve pekişen dostluklar… Bir de limitsiz özgürlük hissi…

Denize dönmek istiyorum!

Mavi aynasında suların

Boy verip görünmek istiyorum!

Denize dönmek istiyorum.

Nazım Hikmet

YENİDEN MAVİLİKLERE

“Deniz çağırıyordu,” dedim ya, yine demir alma vakti idi. Bu kez pruvam güneyi gösteriyordu. Didim, oradan Bodrum, sonrasında yol ayrımı ya Gökova ya Hisarönü Körfezi olacaktı. Oraya geldiğimde karar verecektik. Yine çoğul konuştum, yoldaşlar vardı bana eşlik eden: Burçin ve Alptekin… Dost yönünden şanslı olduğumu düşünüyorum. Ne para, ne mevki; varsa yoksa dostu olsun yanında insanın; birlikte yürüyebileceği, güven duyacağı… Eylül ortası maviliklere yolculuk tekrar başladı. Yunan sınırını aşmamaya gayret gösterdik. Nedeni malum ülkeler arası yaşanan gerginlik. Bayrak Adası’ndan sonra bir ara yelken açtık. Öyle dalmışız ki neredeyse sınırı aşıyorduk, son anda kendi sularımıza dümen kırdık. O yüzden balık çiftliklerinin arasından yavaş yavaş ilerleyerek Didim’e geldik. Geceyi tonoza bağlanarak geçirdik. Tonoza yaklaşmak da ilk tecrübelerim arasındaydı. Alarganın en keyifli yönü karaya ayak basmamanız. Teknenin içerisi ve havuzluğu size yetiyor. Hele bir de yorgunluk atmak için suya dalıyorsunuz ya paha biçilmez bir mutluluk. Akşam yemeklerini hiç saymıyorum. Olanaklar ölçüsünde mükellef bir masa, yanında şarap veya rakı… Alın size başka büyük bir keyif… Güneş doğdu yine doğudan, pruvayı verdik güneye. Ege’de sabahları hava sakin oluyor. Öğlene doğru batılı bir rüzgâr eşlik ediyor size. Ara ara motor, ara ara yelken yaparak yol alıyorsunuz. Yol ayrımına geldiğimizde biraz daha güneye inmeye karar verdik. Datça Burnu’ndan dönüverdik. Tarihi Knidos, Büyük Liman bizi bekliyordu. Sabahı orada ettik. Hedefe hızla yaklaşırken rehavet çökmeye başlamıştı. Burçin sırtıya meraklı bir denizci. Birkaç yerde sırtı attık ama hep boş çektik. Bu kez balıklar yüzümüze bile bakmadı. Aheste bir seyirle begonviller kenti, huzurlu Datça’ya girdik. Belediye iskelesinde el eden bu kez sevgili Erman oldu. Çok iş bitirici bir arkadaş. Selam olsun ona da.

Kibrit çakıyorsun karanlıkta

Badem çiçeklerini görmek için

Ve mart denizlerinde tedirgin bir çift

Sarnıç gemisi gözlerin

Bir iş açacaksın sen başımıza

Yangın mı olur artık, bahar mı?

Can Yücel

Görmediyseniz gidin görün Can Yücel’in Datça’sını. Yolu artık eskisi kadar virajlı değil. Huzur veren bir ortamı var. Çoğu şehirlinin burayı neden tercih ettiğini gittiğimde anladım. Geceden sabaha bir ziyaretti benimki ancak o bile yetti. Eğer giderseniz teknelerin bağlandığı yerde aile işletmesi Emek Restoran var. Listenizde bulunsun. Yedikleriniz çok lezzetli ve hesaplı bir mekân.

BOZBURUN, SÖĞÜT, DİRSEK

Karşılayan Erman, bu kez “yine gelin abi,” diyerek uğurladı bizi Hisarönü Körfezi’ne. Ama yolda yine karar değiştirdik. Dümeni kırdık Bozburun’a. Önce sakin bir koyda alargada birkaç saat suda oynaştık. Akşam saatlerinde Söğüt’te Octapus’un iskelesine bağlandık. Akşamında lezzet de Nirvana’ydı, keyif de… Yıldız yorganı altında sakin müzikler dinledik. Sabah hiç aceleci olmadık. Erken kalkmayı adet edinen bir yapım var. Yürüyüş yapmayı severim. Bir de yaz mevsimi, her yürüyüşün sonrasında ısınan vücutla denize atlamak günün en güzel anlarından biri. Çoğu sabah yaptım bunu. Ardından güzel bir kahvaltı ve istikamet bu kez Dirsek Koyu oldu. Yerlisi, “Ağıl Koyu,” diyor buraya. Ne denirse densin, bu bölgenin en güzel köşesi. Korunaklı, alan büyük, ister alarga ister kıçtankara yapabilirsiniz, hatta yer bulursanız Niyazi’nin iskelesine bile bağlanabilirsiniz. Biz kıçtankara yaptık. Su bildiğin turkuaz renkte. Neredeyse dipteki kumları sayıyor insan. O derece temiz bir deniz. Akşamına güzel bir masa kurduk kendimize. Komşu yelkenlideki kaptan da saksafon resitali verdi. Konser bittiğinde alkış sesleri inletiyordu koyu… Sabahında bir piyade yanaştı tekneye. İçinde hayli kilolu ama sevimli biri vardı. “Merhaba abi”  dedi. “Günaydın” dedik. Niyazi idi o, o zaman tanıştık. Otlu gözleme, bazlama, köy ekmeği, bal, reçel vardı kayığında. Sonradan tanıdı beni, sohbetimiz güzel oldu. İlerleyen günlerde arkadaşlığımız artarak devam etti. Ağıl’a demirlediğinizde mutlaka uğrayın Niyazi’nin restorana, selam söyleyin benden.

TURGUT

“Ağıl’dan nereye gidelim”in kararını vermeye çalışırken, Instagram’dan takip ettiğim Hisarönü’nün meşhur Ayşe Kaptan’ı namıdiğer “ayşeninyelkenlisi” ile yazıştık. Ayşe Kaptan’ı uzun süredir tanıyordum. Tanıyordum derken hiç yüz yüze gelmemiştik. Bize, “Turgut Köyü’ne mutlaka girin” diyordu. Selimiye’ye bile uğramadan Turgut’ta soluğu aldık. Sevgili Ayşe Kaptan’ımla da orada tanıştık. 40 yıllık arkadaş gibiydik. İşte deniz böyle bir şey, insanları kaynaştırıveriyor. Turgut, tabiat olarak en güzel koy diyebilirim. Köy aslında bir kilometre kadar içeride. Kıyıda turistik işletmeler var. Ella ve Zakkum bu işletmelerden sadece ikisi. 30 yıllık aile işletmeleri. İkisi de zaten akraba. Kalınacak odalar çam ormanlarının hemen önünde şık ve temiz. Restoran keyifli, denize sıfır. Yedikleriniz harika. Ella ve Zakkum’un tekneler için iki de pontonu var. Mini bir marina gibi. Yazın yer çok bulunmuyor. Kışın çok tekne orada kışlıyor. Ella’nın kurucusu Adalet, yer ise annesinden. Geçmişte değersiz denilerek kız evlatlara verilen yerler şimdi ailenin geçim kaynağı olmuş. Yeri artık Adalet’in kızı Bahar ve oğlu Ufuk işletiyor. Ateş gibi gençler. İkisi de babaanneye minnettar. Babaanne ile ben de tanıştım. Severek izlermiş beni. Hatta bıraktığıma çok üzülmüş. Geldiğimi duyduğunda koca kadın beni görmek için tesise geldi. Farkındayım ayıp oldu çocuklar kapıp getirmişti. Karşılaştığımızda çömeldi yanıma gözyaşlarını koy verdi gitti. Beni de ağlattı. Adını sorsanız söylediler, ancak aklımda tutamadım. Artık benim için de babaanne…

EN GÜZELİ EYLÜL-EKİM

Eylül ayının sonuna yaklaşılırken dönüş tarihi için kararsızdım. Burçin ve Alptekin’i çoktan uğurlamıştım. Canım Sığacık’a dönmek istemiyordu. Armağan’ı çağırdım sonra. Çiftlik’ten ve kahveden fırsat bulup Turgut’a geldi. Tabii gördüğünde mest oldu. Bir hafta kadar onunla kaldık. Denizin serinliğini tenimize, yeşilin oksijenini içimize depoladık. İki gün Ağıl Koyu’na uğradık. Niyazi ve ailesine konuk olduk. Oralar için Eylül sonu Ekim harikulade zamanlar. Deniz trafiği azalıyor, koylara temizlik ve sakinlik hâkim oluyor. O sakinliğin içinde zaman zaman hoş sürprizler de yaşanmıyor değil. Yine sosyal medyadan takip ettiğim Arda ve Murat Kaptanlar namıdiğer “sailingkalamari” ekibi çıkıverdi karşımıza Ağıl’da. Kısa süre tekne üstünden muhabbet yaptık. Kahve verdik, zeytinyağı aldık. Mavi sularda, “tekrar görüşmek umuduyla” diyerek birbirimizi uğurladık. Bu arada bir sorunu çözmekte de elçilik görevi yaptım. Bu yıl Hisarönü’ne çöp toplama teknesi konulmamış. Ve tekneciler çöplerini boşaltabilmek için epey zorluk çekmişler. Bu sıkıntıyı anlatan Niyazi oldu. Marmaris Belediyesi’nin sosyal medya hesabına yazdım. Cevap gecikmeden geldi. Sorunu kabul ettiler, gelecek yıl bir tekne, teknecilerin çöplerini toplayacak. Şimdiden duyurabilirim. Artık mevsim bitti. Yelkenliler yavaş yavaş kışlama hazırlığı içindeler. Benim güzel kızım da bakımdan geçiyor şu aralar. Bazı eksikler ve yapılması gerekenler vardı. Bahara kadar eksikleri tamamlayacağım. Fırsat bulursam, hava da benim ölçülerime göre uygun olursa açılacağım tabi…

Ez cümleye gelecek olursam: Mavinin çağrısına iyi ki kulak vermişim. İyi ki davetine icabet etmişim. Daha ilk yılımda tahmin edebileceğimden fazlasını güzelliklerle yaşadım. Selametle bir sezonu geçirdim. Mutlu oldum, sevdiğim insanları mutlu ettim. Keyifli sohbetler yaptım, denizi ve yeşili seven iyi insanlarla tanıştım. En önemlisi yaşam felsefemi yeniledim: Sakinlik, huzur ve paylaşma…

Rüzgârınız hep kolayınıza, pruvanız neta, seyirleriniz selametle olsun…  Denizlerde buluşmak üzere…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.