FATİH PORTAKAL – Denizci “Anchorman”

Sevilen ana haber sunucusu Fatih Portakal’la Kalamış’ta, “Anchorman” adını verdiği teknesinde buluştuk. Deneyimli gazetecinin yelkenlisinde stresten ve yorgunluktan nasıl uzaklaştığını dinledik, denizde olmaktan duyduğu mutluluğa tanıklık ettik. Röportaj: Pelin Özcanlı

Fatih Portakal’ın FOX TV’de sunduğu Ana Haber yayınlarını izlemeyen yoktur herhalde. Sert çıkışları kimilerinin hoşuna gider, kimilerini kızdırır. Ama bu konuyu biraz erteleyelim. Elbette medyanın gidişatını değerlendirmesini, Mehmet Ali Birand’la çalışmanın nasıl olduğunu anlatmasını istedik kendisinden fakat hemen değil. Ne de olsa, Fatih Portakal’ın artık bizim radarımıza giren bir dinlenme yeri var. Usta gazeteci çiçeği burnunda bir yelkenci şimdilerde. Kendisiyle tekne alma sürecini ve denizci yönünü uzun uzun konuştuk. Yine lafı evirip çevirmeden, bize doğru bildiklerini söylemekten çekinmedi. Halatları atıp iskeleden ayrıldığımız anda daha huzurlu, mutlu, bambaşka birine dönüştüğünü gördüğümüz Fatih Portakal’ın fotoğraflarını da bir diğer usta isim Sebati Karakurt çekti.

“YELKENİN SESSİZLİĞİ TAM BANA GÖRE”

Nereden çıktı yelken merakı?

Öyle faal bir yaşamım yok; çevrem, gittiğim yerler bellidir. Hayatım esas İzmir’de geçiyor. Oradaki arkadaşlarımın ya kayık tipi ya daha büyük tekneleri var. Yelkene de liseden arkadaşım Muzaffer Ofoğlu sayesinde merak sardım. 28 senedir yelken yapar Muzaffer. Ben de onun teknesine gide gele bu işin keyfini anladım. Aslında ben balık bile tutamam, denize girdikten beş dakika sonra çıkmak isterim. Ama tekneyle suyun üzerinde olmak ve yelkenin sessizliği tam bana göre. 

Tekne alma süreciniz nasıl gelişti?

Eşimle beraber iki yaz yelkenli kiraladık, tabii kaptanlı. O zamanlar hiç düşünmemiştik. Birisi kullanıyordu, biz denize girip çıkıyorduk, yalnız tatilden ibaretti. Hatta tekneyi bağladığımız yerlerde, sallantıdan dolayı pansiyonlarda kalıyorduk. Son bir senede gelişti tüm fikirler. Biraz da yoğunluğun yarattığı stresi atabilmek için seçtim bu yolu. Devamı Mart 2020 sayımızda…

“YELKENİN SESSİZLİĞİ TAM BANA GÖRE”

Nereden çıktı yelken merakı?

Öyle faal bir yaşamım yok; çevrem, gittiğim yerler bellidir. Hayatım esas İzmir’de geçiyor. Oradaki arkadaşlarımın ya kayık tipi ya daha büyük tekneleri var. Yelkene de liseden arkadaşım Muzaffer Ofoğlu sayesinde merak sardım. 28 senedir yelken yapar Muzaffer. Ben de onun teknesine gide gele bu işin keyfini anladım. Aslında ben balık bile tutamam, denize girdikten beş dakika sonra çıkmak isterim. Ama tekneyle suyun üzerinde olmak ve yelkenin sessizliği tam bana göre. 

Tekne alma süreciniz nasıl gelişti?

Eşimle beraber iki yaz yelkenli kiraladık, tabii kaptanlı. O zamanlar hiç düşünmemiştik. Birisi kullanıyordu, biz denize girip çıkıyorduk, yalnız tatilden ibaretti. Hatta tekneyi bağladığımız yerlerde, sallantıdan dolayı pansiyonlarda kalıyorduk. Son bir senede gelişti tüm fikirler. Biraz da yoğunluğun yarattığı stresi atabilmek için seçtim bu yolu. 

Oceanis 37 yeni bir model değil, nereden buldunuz tekneyi?

Güvendiğim bazı insanlardan etraflarında iyi satılık tekne var mı diye araştırmalarını rica ettim. Cenoa Sailing’e sordum. Kurucuları Çağdaş Artu ve Tarkan Akdoğan İzmirliler. Arkas Yelken Takımı’nın kaptanlarından Tolga Yağlı’ya sordum, o da bir başka İzmirli. Farklı farklı marinalara haber saldım. Beneteau istediğimden emindim ama boyda kararsızdım. Derken internetten buldum bu tekneyi. 

Kime aitmiş peki?

Bir baba oğulundu. 2013 model ve Kalamış’taydı yine. Cenoa Sailing’den ve Setur Marina’dan eksperlik yapmalarını rica ettim. Tekne karaya çekilip altına da bakıldı. Çok güzel davranmışlar tekneye, hemen anlaştık. Denizin üzerinde kalan kısım tertemiz görünebilir fakat suyun altındakini bilmiyoruz. Gelecekte kimseyi itham etmemek adına 2-3 bin TL fazla verip tekneyi karaya çekmek şart. Ayrıca insanın denizci arkadaşları olması çok önemli, aradığında koşulsuz koşacak insanlar lazım. 

“NASIL KULLANACAĞIM BEN BUNU?”

Ne kadar oldu alalı?

Geçen sene ağustos sonunda aldım. Kafamdaki şuydu: Bir deneyeceğim, eğer gerçekten yapabileceğimi hissedersem sürdüreceğim ama bu kendi teknemde olacak, emanet teknede değil. En kötü üç ay kullanıp satmayı düşünüyordum. 

Öncesinde yelken eğitimi aldınız mı?

Öncesi yok. Yelken yapmayı kendi teknemde öğrendim, hâlâ da öğreniyorum. İlk dersi Çağdaş Artu’dan almıştım. Cenoa’dan Tayfun Kocatoros’la devam ediyorum, bende emeği çoktur.  

Zorlandınız mı ya da çekinceleriniz ve tereddütleriniz oldu mu?

Yanaşma ayrılma psikolojisinden çekiniyordum. Sonuçta rüzgâr ve akıntı faktörleri giriyor devreye. Bordalama nispeten daha zor. Zaten ilk kez bordalama yaparken teknenin köşesini çarptım, üzüldüm. Neyse ki ufacık bir şeydi. En mutlu olduğum an da ilk kez tek başıma avara olup sonra tekneyi sağ salim yanaştırmaktı.  

Konu mutluluğa geldiyse sözü uzatabiliriz…

Tekneyi aldığım ilk günlerde Kalamış’ta birinin yerinde yedek olarak kalıyordum ve kendi kendime “Nasıl kullanacağım ben bunu?” diye soruyordum. O yerin sahibi gelince Cenoa’nın yardımıyla Fenerbahçe’ye geçtim. Bu arada dersler alıyordum. Bir gün Setur’dan aradılar. Bir yer açıldığını, gitmek isteyip istemeyeceğimi sordular. Tamam dedim ve kendi başıma çıktım, gittim, bağlandım oraya. Sıfırdan ulaştığım noktaya çok sevinmiştim, hiç unutamam. Dediğim gibi, başta becerebileceğimi hissetmeseydim tekneyi hemen satardım zaten. 

“TEKNEYE YERLEŞMEYİ BİLE DÜŞÜNDÜM”

Teknenin ismi nereden geliyor diye sorayım mı?

(Gülüyor) Tekneyi almaya karar vermiştim. Arabayla memleketim Aydın, Karacasu’ya doğru giderken yolda isim düşünmeye başladım. İtalyancayı severim, “Arancia” geçti aklımdan, portakal demek çünkü. Sonra İngilizce “Anchorman”i düşündüm, sebebi malum. Ayrıca “anchor” çapa anlamına da geliyor,  e “man” de adam demek. Çapa adam… Tuttum bunu. Eşim tereddüt etti, bir iki kişi megaloman buldu. Ama başıma buyruğumdur ve aklıma yatmıştı. 

Buradaki ruh haliniz nedir?

Denizde heyecan yaşamak istemiyorum. Ben zaten işimde yaşıyorum adrenalini. Gece kalmamış olsam bile her sabah geliyorum tekneye ve havuzlukta oturmak bile yetiyor. Açık hava, sessizlik… Bunun da değerini bilmek gerek, illa açılmak şart değil. Ardından enerji depolamış şekilde gidiyorum işe. Ama haber sonrası sıfıra iniyorum gerçekten ve dönüşte mutlaka yine deniz havasını solumaya geliyorum. Evi bırakıp komple tekneye yerleşmeyi bile düşündüm ama eşim pek istemez. Lodoslar çalkantılı, sıkıntılı. Teknenin tadını asıl yazın çıkaracağım. İlk yazım olacak ve merakla bekliyorum. 

Yaz için hedef koydunuz mu?

Tatile girdiğim günün ertesi İzmir’e indireceğiz tekneyi. Sonra hedef güney. Teknenin güzel yanı demir attığın her yer senin yazlığın. Yaşarken hayatın cennetlerini keşfetmek istiyorum. Tek yapmak istediğim bu. O da bizim Ege ve Akdeniz’de. Öyle çok uzaklara gitmeye niyetim yok, Türkiye yeter bana. Yunan Adaları da olabilir. Setur Marina’da kaldığım için de çok memnunum mesela. Hem merkezi, hem de ekstra ücret ödemeden her marinasında bir ay kalabiliyorsun.  

SADE, SAKİN, MAVİ BİR HAYAT 

Yaşamak ister misiniz cidden teknede?

Büyük şehirlerde insanlar hep büyümenin derdinde. Bir pantolon daha, bir ev eşyası daha… Benim hiç böyle bir bakış açım olmadı ama teknedeyken hayatın sadece maddiyata dayalı olmadığını iyice pekiştiriyorsun kendi içinde. Bu tekne bana, “Bu pantolon bana yetiyor” demeyi öğretiyor. Masaya beş çeşit meze koyamıyorum burada, bir tane koyuyorum ve mutluyum. Tekneyi aldığımda televizyonu vardı, onu da kaldırdım. Müzik dinliyorum, kitap okuyorum, biraz marinada yürüyorum. Minimal hayatı seviyorum. Tek olsam yaşayabilirdim.

Siz aslında sakin biriymişsiniz…

Fevri çıkışlarım vardır ama sakin bir yanım da var. Mesela tekneyi aldığımdan beri beni arıyor eş dost, neredesin diyorlar. Teknedeyim diyorum ya da nereye gittiğimi soruyorlar, tekneye diyorum. Fırtına çıksa bile en azından durumuna bakmak için uğruyorum. Tekneyle birlikte içime kapanmadım ama hayatım bu oldu.  

Marinada ya da denizde size yaklaşım nasıl?

Buraya iş dışında kafa dinlemeye geliyorum. Hangi kanattan olduğu fark etmez, bu ortamda birinin benimle siyasi konulara girmesini istemem. Marinadakiler anlıyorlar, adam dinlenmeye gelmiş diye düşünebilecek incelikteler. Aynı kafada insanlarız. Bunu söylemek de kötü aslında… Marina da bir çeşit getto. İnsanların farklı tepkiler alacakları yerlere gitmek istememeleri, keyiflerinin bozulmayacağı bir yer aramaları. İnsanlar fazla kutuplaştırıldıkları için bu arayışa mecbur kalıyoruz artık. Ben tepkiyle karşılaşacağım yerlerde olmak istemiyorum. Denizde de kimse keyfimi kaçıramaz. Zaten koskocaman mavilik, yer değiştiririm.

“TEKNEDE ADRENALİNE GEREK YOK”

Denizde tehlike atlattınız mı hiç?

Hiç sorma! Bir arkadaşımla buradan çıktık, karinadaki kekamozları dökmek için spin atıyoruz. Bir iskele alabanda bir sancak alabanda derken, bir an biri geçti yanımızdan yüzerek. Kasımın ortasıydı! Başımdan aşağı kaynar sular döküldü sanki, aramızdaki mesafenin kısalığını görünce. Allah’ım ya fark etmeseydim de adamı ezseydim, pervaneye falan takılsaydı dedim kendi kendime. Atılan haber başlığı bile geldi aklıma: Fatih Portakal adam öldürdü. 

Neyse ki bir şey olmamış. Denizde de görünmez kazalar olabilir maalesef.

Deniz karadan uysal görünse de aslında çok tehlikeli. Halatları çözdüğün andan itibaren hep dikkatli olmalısın. Aynı haberleri sunmadan önce yaptığım gibi denize çıkarken de kendime cebelleşmemeyi telkin ediyorum. Doğayla inatlaşmamak lazım. Ben denizde her tür tedbiri alarak seyir yapmayı seviyorum. Bana göre teknede adrenaline gerek yok.  

O halde neden bir motoryat istemediniz?

Motor sesi hoşuma gitmiyor. Yelkenlide aklınız devamlı rüzgârda, dalgada, yelkenlerde… Devamlı düşünüyorsunuz. Motoryatsa araba gibi, motoru çalıştır ve git. Beni rahatlatmaz bu, ben verdiğim o uğraşı seviyorum.

“HER ŞEY GÜZEL OLACAK”

Yelkencilikte yenisiniz ama meslekte 23. seneniz olmuş. Medyanın gidişatını değerlendirir misiniz?

Her şey güzel olacak, böyle gitmez. Toplumdaki gibi medya kurumları arasında da kutuplaşma var. İşten çıkarılanlar, tazminatı verilmeyenler… Maaşlar zaten çok az. Üzerine neyin yazılıp yazılmayacağı baskısı da eklenince işin keyfi iyice kaçıyor. Medya patronları bağımsız olmalı. Ben şanslıyım çünkü Amerikan şirketinde çalışıyorum. İkisi yabancı, biri Türk, üç tane genel müdür değiştirdim, hiçbiri toplantıya girip ne yaptığımızı sormadı. Haberin başındaki Doğan da akşam ne söyleyeceğimi bir kere bile sormamıştır. Bu şekilde haber sunmak harika, sıkıntısı ise sizi hedef haline getirebiliyorlar. Yani bazı şeylerin tekrar rayına girmesi gerek, aksi takdirde halimiz çok kötü demektir. Ben umudumu kaybetmiyorum. 

Haber sunmaya başladığınızda kimi örnek aldınız?

Örnek aldığım adam Mehmet Ali Birand’tı. Başta onu taklit ettim, sonra kendimi buldum. Artık prompter kullanmıyorum, önümde akan yazılar yok ve ekran kurallarını biliyorum, her şey doğaçlama. Şimdilik lider gidiyoruz. Kafa yapılarımız benzese de benden hoşlanmayanlar var, onların da mecburen beni izlediklerinin farkındayım. Oysa bizimki gibi bağımsız başka kanallar olsa tipimi ya da kimi zaman yaptığım bilmişlikleri sevmeyenlerin seçenekleri de olacak. Böyle bizim reytingler düşer ama medyaya fayda sağlar.  

Birand’la çalışmak nasıldı?

İzmir’den İstanbul’a gelme sebebim Mehmet Ali Birand’tır. Onunla çalıştığım için çok şanslıyım. Bir gün beni odasına çağırıp “Bizlerden sonra bu koltuğa oturacak insanlardan biri sen olabilirsin. Güçlü olasılıklardan birisin. Senin bir tarzın, bir duruşun var. Senden takım elbise giymeni istiyorum. Buradakilerin hiçbiri giymiyor ama ben sana yakışacağını düşünüyorum” demişti. Kuvvetli öngörülere sahipti…

Fatih Portakal arkadaşlarının teknesine gide gele, denizle sessizce iletişim kurarak âşık olmuş bu huzurlu yaşam tarzına. Artık kendi teknesi var ve her gün ona koşuyor. “İyi ki girdim bu işe” diyor. Bize de, değerli biri daha denize gönlünü kaptırdı diye sevinmek düşüyor…☸

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.