Kaptanlar, diplomasi ve MONTRÖ

Bizi varacağımız limanlara sağ salim ulaştıran kaptanlara canımızı; Atatürk, İnönü, Aras ve arkadaşlarına ise fazlasını borçluyuz.

Kaptanlık; gemiyi tehlikeli sulardan, Poseidon’un ne zaman kime patlayacağı bilinmeyen öfkesinden ve diğer bütün tuzak ve tehlikelerden uzak tutup, sakin sulara ve güvenli limanlara ulaştırmaktır. Diplomasi de ülkeyi, uluslararası ilişkilerin o karmaşık, her ülkenin sadece kendi çıkarı peşinde koştuğu, çıkarlarını gerçekleştirmek için her yola başvurabildiği azgın ortamdan, zarar görmeden geçirmek, sakin sulara, güvenli limana ulaştırmak ve orada tutmaktır. Kaptan, sefere çıkmadan önce varış limanını ve gemiyi o limana götürecek rotayı belirler. Bunu yaparken seyir yapacağı denizlerin özelliklerini, rotasındaki hava durumunu, seyir yapılacak sularda doğa veya insan kaynaklı tehlike ve tehditleri; destek alabileceği doğa ve insan kaynaklı unsurları en ince ayrıntısına kadar düşünmek ve dikkate almak zorundadır. Devlet adamı veya diplomat da öyle. Her yönüyle iyi hazırlanmamış bir seyir nasıl binbir türlü sıkıntıya yol açar, gemiyi karaya oturtur, hatta batırır, tayfayı helak ederse, iyi hazırlanmamış bir diplomasi girişimi de bir ülkenin başına büyük dertler açabilir, hatta o ülkenin sonunu bile getirebilir. Bugünlerde Montrö Boğazlar Sözleşmesi ile ilgili gelişmeleri izlerken bunları düşündüm. Düşündüm çünkü Montrö Sözleşmesi, öncesinde yapılan hazırlıklar, İsviçre’nin Montrö kentinde toplanan konferansta yaşananlar, tam da yukarıda yazdıklarımın elle tutulur, belki de eşi az bulunur bir örneği ve kanıtıdır.

MONTRÖ ÖNCESİ: SEYİR YAPILACAK DENİZ KOŞULLARININ DEĞERLENDİRİLMESİ

Osmanlı Devleti’nin parçalanmasına ve yıkılmasına yol açan en önemli unsurlardan biri, yüzyıllar boyunca, özellikle İngiltere ile Rusya arasında çekişme konusu olan Türk Boğazları’nın yani Çanakkale ve İstanbul Boğazları ile Marmara Denizi’nin yönetimi, Birinci Dünya Savaşı’ndan yenik çıkan Osmanlı Devleti’nden alınıp, bir uluslararası komisyona bırakılmıştı. Boğazların iki kıyısında da askerden arındırılmış bölgeler oluşturulmuştu. Kısacası, Türk Boğazları artık Türkiye’nin egemenliği altında değildi. Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde zaferle taçlandırılan Milli Mücadele sırasında ordularımız, Boğazlar bölgesine ulaşmışlar ancak İngiltere ile bir savaşa yol açabileceği düşünüldüğü için askerden arındırılmış bölgeye girmemişlerdi. Lozan Barış Anlaşması’na ek, 1923 tarihli Lozan Boğazlar Sözleşmesi de Boğazlar’ın bu statüsünü tescil etmişti. Mustafa Kemal dirayetli bir devlet adamı ve diplomat olarak, o günün koşullarında nerede duracağını biliyordu. Boğazlar’ın tekrar Türk egemenliği altına alınması için koşulların oluşmasını bekleyecekti. Nitekim çok geçmeden oluşan bu koşulları Türkiye, ilgili ülkeleri yeni bir Boğazlar statüsü saptanması için bir konferansa davet eden 11 Nisan 1936 tarihli notasında şöyle açıklayacaktı: “1923’te Türkiye geçiş serbestisi ve gayri askeri hale ifrağ ahkâmını (getiren hükümlerini, Umar) ihtiva eden Boğazlar mukavelesini imzaya muvafakat ettiği zaman, Avrupa’nın umumi vaziyeti siyasi ve askeri bakımlardan tamamıyla ayrı bir vaziyet arzetmekte idi. Avrupa o tarihte silahsızlanmaya doğru gidiyordu ve siyasi durumu yalnız beynelmilel taahhütlerle teyit edilmiş, değişmez prensipler üzerinde kurulacaktı. Kara, deniz ve hava kuvvetleri çok daha az korkulacak mahiyet göstermekte ve temayülleri (eğilimi, Umar) azalma yolunda tezahür etmekte idi (görünüyordu, Umar). O sırada Türkiye Boğazlar Mukavelesi’nin takyidi ahkâmını (sınırlayıcı hükümlerini, Umar) Milletler Cemiyeti Misakı’nın 10. maddesinin garantisine ilaveten mümzi (imzacı, Umar) devletlerin teminatına güvenerek imza etmişti.”

Türkiye’nin 1923 Lozan Boğazlar Sözleşmesi’nin özellikle askerden arındırmaya ilişkin hükümlerini o zaman bile büyük bir isteksizlikle ve henüz koşulların uygun olmadığını düşünerek kabul ettiği Lozan Barış Konferansı Türk Heyeti Başkanı İsmet İnönü’nün, konferansın 2 Aralık 1922 tarihli oturumundaki şu sözleri açıkça göstermektedir: “A. Boğazları tahkim etmemek Türkiye’nin en hassas ve en mühim havalisini birdenbire vuku bulacak bir taarruza karşı vesaiti müdafaadan (savunma araçlarından, Umar) mahrum etmek olur… B. Boğazların gayri askeri hale ifrağı bir taraftan Akdeniz ve Karadeniz hükümetleri, diğer taraftan Türkiye arasında sulhu bir hayal şekline sokacaktır.”

Nitekim Lozan Konferansı, Türkiye’nin Boğazlar konusundaki bu tutumu nedeniyle Şubat 1923’te sonuca varamadan kesilmiş ve ancak müttefiklerin Türkiye’ye aşağıdaki garantiyi vermeyi kabul etmeleri üzerine anlaşma ile sonuçlanabilmişti: “Eğer… herhangi bir taarruz yahut herhangi bir fiili harp veya tehdidi harp, Boğazlar’da seyrüseferin serbestisini veya gayri askeri mıntıkaların emniyetin tehlikeye koyacak olursa Tarafeyni Akideyn (akit taraflar, Umar) ve herhalde Fransa, Büyük Britanya, İtalya ve Japonya bu hususta Cemiyeti Akvam Meclisi’nin karar vereceği bütün vesaitle onları müştereken menedeceklerdir.”

Ancak koşullar hızla değişmiş, Avrupa’da beklenen silahsızlanma gerçekleşmemiş, aksine silahlanma yarışı başlamış, Milletler Cemiyeti’nin uluslararası düzeni sağlamaktaki yetersizliği her geçen gün biraz daha görülmüş, nihayet Türkiye’ye Boğazlar’ın savunulması için garanti veren dört büyük devletten İtalya, Doğu Akdeniz ve Afrika’da yayılmacı bir siyaset izlemeye başlamıştır. Kısa bir süre sonra da Almanya ile Fransa bir anlaşma imzalamışlar, bundan hoşlanmayan İngiltere de Rusya ile anlaşma yoluna gitmiş, bu son adım ise İtalya ile Almanya’yı birbirine yakınlaştırmıştır. 

İtalya bununla da yetinmemiş, Türkiye’nin Balkan ülkeleri ile yaptığı Balkan Paktı’nı zayıflatmak ve dağıtmak için bazı girişimlerde bulunmaya başlamıştı. Bütün bu gelişmeler Avrupa’da yeni bir savaşın adımlarının işaretleri ve Boğazlar’ın Türkiye Cumhuriyeti’nin mutlak egemenliği altına alınmasının önemini gösteriyordu. 

KONFERANS ÖNCESİ TEMASLARDAN SONRA SEYRE HAZIRLIK

İşte Türkiye 1923 tarihli Lozan Boğazlar Sözleşmesi’nin yerine yeni bir sözleşme yapılması için ilgili ülkelere gönderdiği notada, değişen koşulları anlatmış ve konferans sırasında bütün katılanlarla toplu halde karşı karşıya gelmek yerine, öncesinde olabildiğince çok sayıda taraf ülke ile anlaşmaya varmayı tercih etmiştir. İyi bir kaptanın sefere çıkmadan önce, hava durumu dahil, olası her türlü muhalefeti en aza indirmeye ve koşulları kendi lehine çevirmeye çalışması gibi. Bu sayede Bulgaristan, tutumu ile Türkiye’nin talebini Ege Denizi’nde askerden arındırılmış adalara asker sokmak için fırsat olarak gören Yunanistan’ı rahatsız etmek pahasına, Türkiye’nin talebine hemen olumlu yanıt vermiştir. Ülkesindeki Macar ve Bulgar azınlıklar, ama en çok da Sovyetler Birliği’nden aldığı Besarabya’nın tartışmaya açılması korkusuyla, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan düzenin hiçbir şekilde değişmesini istemeyen Romanya’nın ayak sürümesine ve Yugoslavya’yı da etkilemeye çalışmasına karşın, Yugoslavya da Bulgaristan’ı izlemiştir. Sonunda Romanya da Türkiye’ye olumlu yanıt vermiş, geriye Türkiye’nin konferansta istediği sonucu alabilmesi için en önemli devlet, Sovyetler Birliği kalmıştır. Türkiye bu nedenle, hazırladığı sözleşme taslağı üzerine konferans öncesinde Sovyetler Birliği ile görüş birliğine varmak istemiştir. Nitekim bu yapılmıştır ama hiç de kolay olmamıştır. Şükrü Saraçoğlu’nun 1947 yılında yazdığı, “… Montrö’ye götürülen bu projeye en esaslı itirazı Sovyetler yaptılar ve uzun münakaşalar oldu” cümlesi bunu göstermektedir. Neyse ki Sovyetler, 14 Nisan 1936 tarihinde İzvestiya gazetesinde yayınlanan bir yazı ile Türkiye’ye destek vermiştir. Bu yazıda Sovyetler Birliği’nin 1921 Moskova Antlaşması’nda Boğazlar üzerinde Türk egemenliğini kabul etmiş olduğunun belirtilmesiyle yetinilmemiş, Türkiye’nin Boğazlar bölgesi için en güvenilir garanti olduğu ifade edilmiştir. Edilmiştir ama bu hikâye orada bitmemiştir. Limana girinceye kadar hiçbir seyrin de bitmediği gibi.

Türkiye, Boğazlar konusunun sadece Karadeniz’de kıyısı bulunan ülkeler arasında görüşülüp çözülmesine hiçbir zaman taraftar olmamıştır ve bunu daha Lozan Boğazlar Sözleşmesi görüşmeleri sırasında bir vesile ile Sovyetler’e verdiği yanıtta açıkça belirtmiştir. Türkiye Boğazlar gibi, yaşamsal bir konuda Sovyetler Birliği ile baş başa kalmakta sakınca görmektedir ki bunda ne kadar haklı olduğunu Montrö görüşmeleri gösterecektir. Türkiye, tedbirli bir kaptan gibi, birlikte seyre çıkacağı tüm ülkelerle -hiç değilse belli başlıları ile- ön anlaşmaya varmak istemiştir. Bu ülkelerin başında da gerek tarihi ilgisi gerek o günün Avrupa’sındaki ağırlığı nedeniyle, Büyük Britanya Krallığı, İngiltere gelmektedir. İngiltere ile görüşmeler Numan Menemencioğlu tarafından yürütülmüş ve İngiltere’nin Lozan Boğazlar Sözleşmesi’nde yapılacak değişikliğin sadece Boğazlar’ın askerden arındırılmış statüsünün kaldırılması ile sınırlı kalmasını; Türkiye tarafsız olduğunda Boğazlar’dan ticaret ve savaş gemilerinin hiçbir kısıtlamaya tabi olmadan geçmesi ilkesinin korunmasını istediği anlaşılmıştır. Türkiye için artık rota çizilmiştir ve “vira bismillah!” diyerek Montrö’ye gidilecektir. Gidilmiştir de.    

RUSYA FİKİR DEĞİŞTİRİYOR FIRTINA

Ancak denizde hiç beklenmedik değişiklikler olduğu gibi, diplomaside de her an tutum değişiklikleri olabilir. Nitekim bu defa da olmuş ve Rusya, konferans öncesinde yapılan görüşmeleri ve Türk sözleşme taslağı üzerinde varılmış olan anlaşmayı unutarak özetle; Boğazlar’ın Karadeniz’de kıyısı bulunan ülkelere, giriş ve çıkışta her zaman açık olmasını, buna karşılık Karadeniz’de kıyısı bulunmayan ülkelerin savaş gemilerine ciddi sınırlamalar getirilmesini istemiştir. Ayrıca araya Romanya’yı sokarak, Boğazlar konusunda, Karadeniz’de kıyısı bulunan ülkeler arasında bir pakt yapılmasını gündeme getirmiş ve bir süre gerçekleştirmeye çalışmıştır. Her iki öneri de Türkiye’nin hem çıkarlarına aykırı idi hem de Türkiye’ye Boğazlar konusunda çok ağır bir görev yükleyecekti. Nitekim Rusya’nın bu önerileri uygun bir dille geri çevrilmiştir. Konferans Heyeti Başkanı Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras, bu gelişmeleri Montrö’den Ankara’ya çektiği telgrafta, “… Rusların bize hattı hareketi çok gayri müsait olmuş ve diyebilirim ki, Konferans’ta yegâne müşkülat çıkaran ve hiç beklemediğimiz noktalarda bile karşımıza dikilen Ruslar olmuştur…” diyerek özetlemiştir. 

Denizler gibi devletler de güvenilmezdir. Kaptanların gözünün, kulağının her an denizde; diplomatların da diğer devletlerde ve bölgede ve dünyada olup bitende olmalıdır. Bir kaptanın ve diplomatın her durum için ikinci, üçüncü planları olmalı, bu arada çıkabilecek fırsatlardan da yararlanmayı bilmelidir. Montrö’de bu fırsat İngiltere’nin, görüşmelere ara veren konferans yeniden başladığında, Türk projesine bir iki noktada önemsiz değişiklikler yaparak sunduğu proje ile çıkmıştır. Tevfik Rüştü Aras, Ankara’ya gönderdiği aşağıdaki telgrafıyla İngiliz projesine sahip çıkmıştır. 

“… İngilizler dün sabah Tük projesinin yeni tarzı tahriri namı altında (yeni yazımı adı altında, Umar) bir proje sundular. Birkaç noktası tadil (değiştirilir, Umar) ve bir maddesi ıslah edilirse (düzeltilirse, Umar), ki bu bapta (konuda, Umar) İngilizlerle aramızda hemen hemen mutabakat hasıl olmuştur, tamamiyle lehimizde ve bu vadide bizim projeden bile geniş ahkâm (hükümler, Umar) ifade eden çok iyi bir zihniyet altında kaleme alınmıştır. İngilizlerle mutabık olarak bu projenin Konferans’ın sonraki müzakeratı için mevzu ittihaz edilmesinde (ilerideki görüşmelerine temel alınmasında, Umar) bir mani görmediğimizi ifade ettik. Ruslar… buna itiraz ettiler. Nihayet… iki metnin beraberce müzakeresi karargir oldu (karar verildi, Umar)…”

Artık denizde fırtınalar her yönden esmekte, arada patlayan, Ege Denizi’nde bin yıllar boyunca nice gemiyi batıran sağanaklar ortalığı birbirine katmaktadır. İlginç olan, konferans heyetimiz ile Ankara arasında da rüzgârlar sert esmektedir. Nitekim Başbakan İnönü, kendi projemizin terk edilerek İngiliz projesinin görüşmelere esas alınmasının olası tehlikelerine dikkat çekecek ve Atatürk ile konuşarak, Aras’a bu düşünceleri iletecektir. Aras buna, “… Konferans’ın başarı ile sonuçlanması için en çok İngilizlerin çaba gösterdiklerini; İngiliz projesinin hem zaman kazanmak hem o güne kadar ele alınmış olan  maddelerin yazımını kolaylaştırmak amacını taşıdığını.” söyleyerek yanıt verecektir. Ayrıca Rusların Boğazlar’dan gelip geçmekte, aynen Türkiye gibi teklifsiz ve meamma (tümüyle, Umar) hâkim olmak ve sonra (Boğazları Akdeniz, Umar) cihetinden kapamak istidadında (eğiliminde, Umar) olduklarını, bunun hem Konferans’ın başarısı (nı engelleyeceği, Umar) hem Türkiye’yi âlem önünde bir vasal (tabi, Umar) haline getireceği düşüncesinin pek de yanlış olmadığını, Litvinof, Paul Boncour ve Titulesko’nun1 İngiliz projesini kabul etmemesi için kendisine baskı yaptıklarını ama onun, İngiliz projesinin görüşme konusu olmasını kabul ettiğini, bu sayede sorunun özellikle Karadeniz için şimdi İngilizlerle Ruslar arasında olduğunu yazmaktadır. 

DİPLOMASİNİN BAŞARISI LİMANA VARIŞ

Tevfik Rüştü Aras’ın bu yazışmalarda yer alan şu cümlesi, Türkiye’nin Montrö Konferansı’ndaki tutumuna ışık tutmaktadır: “… Binaenaleyh (politikamız, Umar) şimdiye kadar olduğu gibi emirleriniz dahilinde hareket ederek Karadeniz’de Rusya ile beraber olmak veya asla ona muarız (karşı, Umar) olmamak ve Akdeniz’de İngilizlerle beraber olmak, Boğazların emniyetini Türkiye’nin ancak aldığı karşılıklı taahhütlerle beraber bağlanabilen politikasını her şeyin üstünde tutmak ölçüsünü her dakika göz önünde tutarak, iki taraflı dostluğumuzu ve diğer devletler ile iyi geçinmeyi korumaktır ve vaziyet de böyledir.”

Rusya-Ukrayna çatışması nedeniyle bugünlerde yine hemen herkesin dilinde olan hatta kısa bir süre öncesine kadar bazılarının adını bile duymak istemezken, küçümserken, tek imzayla çıkılabileceğini düşünür ve söylerken birden cankurtaran simidi gibi sarıldığı Montrö Boğazlar Sözleşmesi, 20 Temmuz 1936 tarihinde imzalandı.2 Binbir tehlike ile dolu fırtınalı denizleri aşıp, sakin sulara ve gideceği limana varan kaptan gibi 1930’lu yıllarda Türkiye’yi yöneten bilgili, deneyimli ve ileri görüşlü insanlar zamanı, olayları, seyir yaptıkları suları, etraftaki düşmanları hatta beklenmedik gelişmeleri önceden görerek, hesaplayarak uyguladıkları diplomasi ile ülkeyi neredeyse bir asırdır, ulaştırdıkları güvenli limanda güven içinde yaşatmaktalar. Bizi varacağımız limanlara sağ salim ulaştıran kaptanlara canımızı; Atatürk, İnönü, Aras ve arkadaşlarına ise fazlasını borçluyuz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.