Çıplak kadın ve kara kedi

En son Yunan adalarının eski isimlerine takılmıştık ya, şimdi de eski denizcilerin batıl inançları çıktı başıma…

Karpathos dönüşünde Kurdoğlu Burnu’nda kaptan, bizim gemiciye “denize ekmek doğra Ramazan” diye seslenince “ne oluyor, niye denize ekmek doğruyoruz” dedim gayri ihtiyari. Meğerse eski denizcilerin zor dönemeçlerden sonra yaptıkları batıl bir inançmış. Bunu duyunca ben rahat durur muyum, hemen başladım denizcilerin batıl inançlarını araştırmaya. Tuttuğun balıkları sayarsan başka balık yakalayamamaktan tutun da rüzgâr çıksın diye direğe bıçak saplamaya, geminin kedisini kızdırırsan fırtınaya yakalanmaktan tutun da rüzgârsız kalınırsa kaptanın denize para atarak Poseidon’dan rüzgâr satın almasına kadar abidik gubidik batıl inançlar… Ama mevzu çok eğlenceli! Araştırdıkça insanı içine çekiyor. Siyah çantayla gemiye gelmek uğursuz ama kara kedi çok uğurlu. Kara kedi görmenin denizciyi sağ salim evine döndürdüğüne inanıldığı için gemilerde tercih sebebi. Ayrıca kocasının başına bir şey gelmesin diye denizcilerin eşleri de evde kara kedi besliyor. Ama kara kedinin de ince ayarları var tabii, tüylerin yalarsa dolu fırtınası, hapşırırsa yağmur, kıpır kıpır ve huzursa rüzgâr geliyor. Mübarek hayvan değil hava durumu aplikasyonu.

Ama en güzeli çıplak kadın! Güvertede kadın denizi kızdırıyor ama çıplak kadın denizi yatıştırıyor. Ba ba ba inanışa bak sen. Sipariş batıl inanç! Bu o kadar yerleşmiş ve doğal olarak bütün denizciler tarafından kabul gören bir inanış ki gemilerin önüne bile çıplak kadın heykellerini bu yüzden koyuyorlarmış. Şimdi sallıyor diyeceksiniz ama eski denizciler kendine hayırlı yolculuklar denmesini bile uğursuz sayıyor ve bunun kan akıtılarak savuşturulacağına inandığı için hayırlı yolculuklar dileyenin burnuna bir yumruk koyup kanatıyorlarmış. Ben okudukça çok eğlendim, size de tavsiye ederim…

“TÜRKLER BU ADAYA İLGİ GÖSTERMEDİ”

Yazının başında “Karpathos’tan dönerken” dedik ya biraz anlatmak isterim. Chalki’ye gittiğim her sefer hava durumuna bakarak acaba Karpathos’a kayabilir miyiz diye incelerdim ama rüzgâr hiçbir zaman müsaade etmezdi. Ben görmeden kimse gitmesin diye etrafa da pek bahsetmiyordum. Tek tük giden arkadaşlardan hep iyi şeyler duyuyordum ve merakım iyice artıyordu. Esasında bu seferde Milos’a doğru bir rota çizmiştim ama üç dört gün süren fırtına bir türlü kaymadığı için, huzurlu bir bayram geçirelim, bir adada üç dört gün hapsolmayalım düşüncesiyle rotayı Simi ve Chalki’ye çevirmiştim. Bu sefer yine kıvılcım çaktı ve bir baktım ki hava kaymak. Karınca su içer bir havada Kerpe’ye kavuştuk. Bu bayramda bana neredesin diye soran 10 kişiden tamamı Karpathos’un yerini bilmiyor, 9’u da duymamış bile. Cahiller ama haklılar, hiçbir suçları yok. Tarihten beri duyulmasın bilinmesin diye adeta özel bir uğraş verilmiş. On İki Adalar’ın ikinci büyük adası olan Kerpe (eski isimsiz olmaz(!)) Barbaros Hayrettin tarafından bir şekilde fethediliyor, bizim Osmanlı buraya Rodos’tan birkaç subay göndermek dışında kılını bile kıpırdatmıyor. Yerleşsinler diye insan bile yollamıyor. Bu arada parantez açıp yanlış bilinen bir konuyu da düzeltmek isterim: Bu On İki Ada’lar 12 tane değil. Yönetilme şekline göre bu ismi almışlar. 12’li denen bu sisteme göre her on hane birer temsilci çıkarırmış, bu temsilciler de aralarından bölgeyi yönetecek 12 kişilik bir ihtiyar heyeti seçermiş. Bu sistem de zaten Osmanlı’da benzer yerlerde uygulanırmış. Büyük olanları sayarsak on dört, küçüklerle beraber yirmiden fazla. Merak eden wikipedia’nın başına sıfır koyup açsın okusun. Neyse, tarihi tarihçilere bırakalım. Eğlenmek için mitolojik tarihini de okumanızı tavsiye ederim. Fantezi Mitolojisi. Adaya ilk yerleşen Uranüs’ün oğlu, Zeus’un babası Titan lapetus. Aile değil şöhretler karması mübarek. Oralar rüzgârlı ya Tanrılar havada uçuşuyor vızır vızır.

Zaten adanın tarihçesini anlatan kitaplar da “Türkler bu adaya ilgi göstermedi” diye bahsediyor. 400 seneye yakın bizde kalıyor ama ne yerleşen var ne de doğru düzgün giden gelen. Gelenek hâlâ günümüzde de devam ediyor, adada Türk olduğunu söyleyince hafiften bir şaşkınlık göze çarpıyor. Muhteşem doğası, eşi benzerine çok sık rastlayamadığımız plajları, sanki tarihin durduğu bıyıklı kadınların köyü Olimpos’u ile içinde çok fazla sürprizi barındıran bir ada. Başkent Pigadia’da yeni yapılmış olan Marina, en sert havalarda bile iyi bir sığınak. Şehirdeki plajların hemen dibinde. Pek tekne gelmesine alışık olmadıkları için bizim limana girdiğimiz gören yaşlı bir amca havada gömleğini giyerek koşar adımlarla palamara girişti. Kendisine marinanın yetkilisini sorunca; “ben sahibiyim” dedi. “Elektrik için biri gelecek” dedi ve gitti. İstanbul limanlı bir tekne görünce biraz şaşırdı. Liman boş olmasına rağmen bizi hücum botun dibine kadar yanaştırdı. Fazla tekne sirkülasyonu olmadığı için Sahil Güvenlik botunu garsoniyere çevirmiş asker-gümrük polisi karışık bir arkadaş, kız arkadaşı ile birlikte üstünü başını toparlayaraktan dışarı çıktı ve bizim evrakları istedi. Gereksiz bir şekilde teknenin bütün evraklarının ve teknedekilerin pasaportlarının renkli fotokopilerini çekerken bir eksik bulamamanın üzüntüsü ile teşekkür edip “çıkarken tekrar damga vurmayı unutmayın” diye tembihledi. Elektrikçi de bir saat sonra geldi ve niye bu kadar geç geldiğini sorunca ilerideki büyük oteli göstererek orada çalıştığını, idareten marinaya baktığını söyledi.

HARİKA PLAJLAR VE KRİSTAL BİR SU

Limanda yakalanmış ve el konulmuş dört adet rezil durumda Türk teknesi ibret için konulmuşçasına şehrin bütün görüntüsünün içine etmiş durumdaydı. Bırakınız bizim “Beyaz Türkler”i Rodos’taki acentemizin bile hayatında hiç gitmediği Karpathos’ta birtakım sürprizler olduğunu araba kiralama şirketlerinin çokluğundan ve buna rağmen araba yokluğundan anlamaya başladık. Akşam tavernada harika bir yemek yiyince iyice pekişti. Ertesi gün bütün plajları ve köyleri gezerken yolda defalarca durup fotoğraf çekmek zorunda kaldık. Her virajın arkası bir başka harika manzara gizliyordu. Hele Apella plajı tüm Ege’de ilk üçe girer. Kira Panagia ve Diafani’de de harika plajlar ve kristal bir su var. Tekneyle gidiyorsanız ilk durmanız gereken yer Diafani. Burada bir gün kalıp sonra Pigadia’ya geçmenizi tavsiye ediyorum çünkü folklorik anlamda en meşhur köyü Olimpos buraya çok yakın. Bizim gibi acele edip akşamüstü Pigadia’ya geçerseniz ertesi gün Olimpos’a arabayla bir saat on dakikalık bir yolculuk yapmak zorunda kalırsınız. Bilhassa Eylül ayı, Göcek, Marmaris veya Orhaniye’ye dönen tekneler için ideal bir zaman. Hem rüzgârlar daha ılımlı hem ilginç ve yeni bir rota. Vaktiniz varsa güneybatısındaki Kasos Adası’na da gidin. Ben vakit kalmadığı için gidemedim. Onu da siz bana anlatırsınız belki.

YATÇILIK KÜLTÜRÜ!

Son olarak bu “yaz”ı da devirirken son iki yıldır gözlemlediğim ve ilerisi için endişe duyduğum bir konuyu sizinle paylaşmak isterim. Hiç lafı dolandırmadan direkt söyleyeceğim. Denizlerimizde çok fazla görgüsüz tekne sahibi türemeye başladı. Bizim kıyılardan ümidimi keseli çok oldu ama bu davarlar birkaç defa yakın adalarda da gelip bizi bulunca endişeye kapıldım. En son, yanar döner ışıkları olan, havlu, don, sütyen vardavelalardan uçuşarak kıçımıza girmeye çalışan bir tekneyi “rüzgâr var, gece tehlike yaratırsınız” diye uyarınca adam bana “rahatsız ettiysek gideriz” diye bir cevap verdi. Aklı sıra, vicdan yapıp “ne halin varsa gör” dememi bekledi ama bu lafları çok duyduğum için “çok ayıp, bu kadarda olmaz” bakışlarımla dikilmeye devam ettim. Tekne kullanmaya yeni başladığı belli olan bu arkadaş atarlanıp gaz koluna ayarsızca yüklenince bize çarpma tehlikesi yaşayarak ve bizi yalayarak defoldu gitti. “Vardavela” yazımda gayet açık ve net anlattığım gibi onu bunu asmayın demeyeceğim bir daha ama bari diğer teknelere saygılı olun. Yazlıkçı kafasından çıkın ve biraz “Yatçılık Kültürü”nden nasibinizi alın.

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.