Son ve Uçlar

46 yıllık ömrümde ülkem ve insanımız için ilk defa bu kadar şiddetli bir endişe yaşadım. Seçimden önce ortaya çıkan umut köpüklerinin seçim gecesi cahilce ve bilinçsizce havaya sıkılan mermilerle patlatıldığına şahit oldum. Siz şimdi sonuçlara üzüldüğümü düşüneceksiniz ama ben bu sefer sonuçlara değil “Son” ve “Uçlar”a üzüldüm.

Uzun yıllardır ilk defa Haziran ve Temmuz aylarını yazı yazmadan geçirdim. Seçim heyecanı, işler falan derken tekneyi de ihmal ettim. Son günlerde, deniz beni kucaklamıyor. Güneş eskisi gibi içime işlemiyor. Hayatta en sevdiğim şeylerden biri olan Ege meltemi beni eskisi gibi okşamıyor. Doğal olarak bu ruh hali ile size denizden, tekneden falan bahsetmek de aşağı yukarı imkânsızlaşıyor. Ama ben yine tepemin tasını fena halde attıran konuyla bir giriş yapmayı deneyeceğim.

BOĞAZ’IN KIYILARINDA İŞgalPARK

Boğaz’da küçük bir teknemiz var. İstanbul’un insanın kimyasını hatta beraberinde fiziğini ve hatta biyolojisini bozan trafiğinden kurtulmak ve bir nebze olsun sağlığımızı korumak için ailece hayata geçirdiğimiz bir oluşum. İstanbul’da oltacılar adı altında bir topluluğun sahilleri işgal etmesi neticesinde, Boğaz’da yürüyüş yaparken kulağına olta iğnesi takılmış veya kafasına olta kurşunu yemiş insanları duymuşsunuzdur. Boğaz’da yürüyüş sadece açık havada yapılan bir kardiyo faaliyeti değildir. Olta kamışını kıçına takmadan kaçacak kıvraklık, oltacı ve yancılarının suratınıza üfleyecekleri sigara dumanından geçerken nefesinizi tutacak kadar dalgıçlık, otobüs adı altındaki egzoz canavarına direnecek bir ciğer emisyonu, sahipsiz köpeklere ısıracak bakışlar atabilecek kadar sert mizaç ve denizin üstündeki kakasallaşmış atıkları kaldıracak kadar gastronomik dirayet gerektiren yarı Olimpik bir süreçtir.

  Karada hâl böyleyken teknenizle yanaşıp atlamak, oltacı rezaletine akıntı ve rüzgârı eklediğiniz zaman tam bir skandala dönüşebiliyor. Balıklı elini uzatan bir amcanın sizi yakalayıp çekmesiyle hızlı ve kısa bir kucaklaşmanın ardından dengenizi bulurken ayağınızla oltacının boş kovasını devirip denize kaçan balıkları da fark edemediğiniz, içinde balık olmasa da emek olan bu kovayla yıkılan hayallerle süslenmiş bir manzarada buluverirsiniz kendinizi. Semt şairleri buna yaşayan şehir, şehrin ruhu gibi isimler takarak şirinleştirmeye çalışsa da bu düzensiz, kaba ve estetikten yoksun şehri ne Kanlıca’da mehtabı yüzdüren Yahya Kemal’in şiirleri ne de ondan şiddetli esinlenme geçirerek gözünün yaşını yüzdüren Sezen Aksu şarkıları şirinleştirebilir.  Şimdi bu oltacı rezaleti sahile kaba saba betonlar dökülerek ve bunlara yer açmak için deniz doldurarak Türk aklıyla giderilmeye çalışılsa da Tarabya ve İstinye koylarına çöken İSPARK ve uygulamaları sayesinde bir başka hâl aldı. Denizden geldiğinde Tarabya ya inmek için otelin önünde bir yer vardır. Tarihi semtin bütün sahilini çevirerek  tekne park yapmak yetmemiş olacak ki otelin o önündeki indirme bindirme yerine kendi kafasına göre bir ponton koyulmuş. Tarabya’nın sahibi İSPARK olmuş. Üzerinde de çok koyu siyah sakallı muhtemelen Karadenizli bir arkadaş tekneden biz atlarken yalandan yardımcı olur gibi hamlelerle yaklaştı. 50 lira dedi. Ne ellisi dedim gayri ihtiyari. ‘İndirme parası’ dedi. Bende Karadenizli şakacıdır diyerekten, “Bu olsa olsa bindirme parasıdır” dedim. Gayet ciddi bir ifadeyle “Bindirme ayrı, o da 50 lira” dedi. Kan beynime sıçramaya başladığı için ama bu memlekette de bu işler çok normal vakalar olduğu için bir İsviçreli edasıyla ‘halkın sahilinde haraç mı kesiyorsunuz sizi şikâyet ederim’ dedim. Elinde kağıt bir koçan bana bakıyor dik dik. İSPARK’ın o el makinelerinden de yok iyice huylandım. Para almak zaten skandal oğlu skandal ama rakam da bir o kadar saçma derken, adam “Ben de seni şikâyet ederim” dedi. Teknenin yazıya dökebilmesi söz konusu bile olmayan İtalyanca ismini okumak için ıkınırken “Ödeyin, yetim hakkı yemeyin” diye homurdanmaya başladı. Fransa’da olsa idamla yargılanacak bu kurum ve temsilcisi arkadaşa hak ettiği şekilde içimden selam ederek uzaklaştım. Yazarak, anlatarak, farkındalık yaratarak belki halledebilirim ahmaklığı ile bu kurumun Sn. Genel Müdürü’ne seslenmek istiyorum.

Temsilciniz arkadaş şaka yapmıyormuş gerçekten. İnternetten gördüm; indirme 50-bindirme 50 diye tarife yayınlamışsınız. Tarabya’dan inmek 50, İstinye’den binmek tekrar 50. İndiğimiz yer neresi? Şehr-i İstanbul’un semtinin yolu. Arabamı denizin kenarında bütün gün İSPARK’a park ediyorum, 9 TL. Bota atlamak ise 50 lira. Ne iş sayın müdürüm, bu ne iş? Belki farkındasınız, belki değilsiniz ama bu şuursuzluğu ve İstanbul halkına yapılan bu saygısızlığı ticari ve tarifeli ulaşım yapanları ayırarak sona erdirmenizi veya sembolik bir hale getirmenizi rica ediyorum.

Deniz, şehirlerimizin ve ülkemizin en önemli kıymetidir. Zaten kıyı işgallerinden, kaçak yapılardan insanlar bırakın denizde gezmeyi yaşadıkları şehirde denizi göremez hale gelmişken, fırsat bulup deniz yolunu tercih edenlere bu hakkı çok göremezsiniz. Hele ki bu bahsettiğim semtlerde halkın en çok istifade edeceği kıyılara ve hatta denizin üstüne kaçak yapılmış restoranlara göz yumarken.

Devamı Ağustos 2018 sayımızda…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.