BEKİR COŞKUN’A MEKTUP: Bu yaz bizim eller yandı, yakıldı Gelecek yazı bilmem

“Yazarım, yazı bilmem,

Bu yaz böyle geçti,

Gelecek yazı bilmem.”

Böyle demiştin sevgili Bekir. Demiştin ve beni kısa sürede ikinci kez büyük acılara gark edip gitmiştin. Olup bitenlere bakınca, “Baba, üzüm üzüm üzüleceğin hatta kahrolacağın bu günleri göreceğine gitmekle iyi etmişsin” diyeceğim de içim söylese de dilim varmıyor bunu demeye. “Baba ne oldu, anlat!” dediğini duyar gibiyim ta Urfa’lardan. Anlatacağım da ona da ne gönlüm razı oluyor ne yine dilim varıyor.

“Biz bu ülkeye layık değiliz.” diyeceğim, bu defa da, canı pahasına kendini ateşlerin ortasına atan onca sıradan vatandaşa haksızlık etmekten korkuyorum.

Yandık, bittik, kül olduk Bekir. Aslında bu da doğru laf değil, biliyorum. Doğru laf, “yirmi yıldır başımızdakilerle, hep birlikte ülkemizin en güzel ormanlarını, kıyılarını yaktık, kül ettik.” Hâlâ da yakmaya devam ediyoruz. Ve bunları önlemekle görevli olanların vicdanı, kuzulu koyununu kurtaramadığı için hüngür hüngür ağlayan garip çoban kadar bile sızlamıyor. “Canlı bu. Orman yanınca tabii ki yanacak!” diyor bir de çıkıp.

GÖKOVA KÜL OLDU

Gökova’yı bilirsin değil mi baba? Hani şu, Halikarnas Balıkçısı Cevat Şakir’in başlattığı, “Mavi Yolculuk” denen, tanrıların koca evrende bir tek bize bahşettiği, buram buram mitoloji, tarih kokan güzelliğin yaşandığı, yine Balıkçı’nın değişi ile “Cova”yı. Bugün Ören dediğimiz, Antik Çağ’ın toprak kapları ile ünlü, zaten adını da “keramik”ten alan Keramos’un adıyla anılan Keramos Körfezi’ni. İşte o körfezin çam ormanları ile kaplı kuzey kıyıları artık sadece yanmış çamların, kavrulmuş, kapkara gövdeleriyle dolu. Bodrum’dan çıkıp, kıble yönünde Tavşan Burnu’nu döndükten sonra gündoğusuna rota tutunca, kıyı boyunca sıra sıra dizilmiş o güzelim koyların kıyıları artık çıplak birer yangın yeri. İşte Adalıyalı. Hani şu, her şey bir yana, kendi ekmek kapısını kapatmamak için ülkenin doğasını koruması gereken Turizm Bakanı’nın yıllardır otel yapmak için ikide bir şansını denediği bük. Artık otel yapsan ne olur, yapmasan ne olur? İzmir’in beton binalarla dolu Güzelyalı’sı bile daha cana yakın gelir insana. Hiç değilse insan Güzelyalı’da, yangın yerinde oturuyor gibi hissetmez kendisini. İşte hemen devamındaki Kise Bük. O da yıllardır birilerinin iştahını kabartıp duruyordu. Baktılar ki her proje yargıdan dönüyor, herhalde cehennem tanrısına havale ettiler Kise Bük’ü. Yakıp temizlesin diye. O da görevini hakkıyla yaptı doğrusu!

ÇAKIR GÖZLÜ GÜLSÜM’ÜN KÖYÜ DE YOK

Çökertme’yi mutlaka bilirsin ama Çökertme türküsünde geçen Kaçakçı Halil’in İstanköy’e mal kaçırmak için yola çıktığı Yalıkavak’taki Çökertme değil, Gökova’daki Çökertme’yi. Hani Piri Reis’in, “Basilicum-Fesleğen”den galat “Fesilge” dediği Çökertme. Türküsünde Çerkez Kaymakam’ın zorla aldığı söylenen, Çakır Gözlü Gülsüm’ün yaşadığı, şimdi torunlarının işlettiği İbrahim Kaptan Restoranı ile Ankaralı Mahir’in “Korsan Mary” restoranının ve güler yüzlü Şener (Aygün) Hatun’un kıyısında evinin bulunduğu o güzelim koyu. O koyun değil kıyılarında ağaç, köyde yanmadık ev kalmadı. Her canım sıkıldığında keyifle izlediğim, Türk sinemasının belki de en iyi filmi “Mandıra Filozofu”nun çekildiği kulübe bile yok artık. Çökertme’deki birçokları gibi Şener Hatun da ancak bir tekne ile kaçarak kurtuldu yangından. Yaktık Bekir baba. Neron gibi. Yaktık ve yanarken bazılarımız zevkten dört köşe oldu. Ellerini ovuştururken çıkardıkları mutluluk sesleri Bodrum Yarımadası’nda, Çökertme’nin en ters tarafındaki Gündoğan’dan bile duyuldu. Gündoğan dedim de hazır yarımadanın kuzeyine, Piri Reis’in “Sirevilos Kıyıları” dediği Güllük (Mandalya) Körfezi’ne geçmişken Güvercinlik Koyu’na kadar uzanıverem gari. Bilirsin ben ilahi adalete inanırım. İlahi adalet, “tanrı” dediğimiz varlık olan “doğa”nın adaletidir ve mutlaka yerine gelir.

ORMANI YAKANLARIN OTELLERİ DE YANDI

Hatırlayacaksın Bekir baba. Bundan yaklaşık 10 yıl önce ünlü bir holdingimiz Güvercinlik Koyu ile Kuyucak Limanı arasında bulunan, Türkiye’nin tek Halep Çamı (Pinus halepensis) ormanının Güvercinlik Koyu’na bakan tarafında kendisine bir otellik yer yaktırıvermişti! Rahmetli Turgay Yıldız’ın ruhu şad olsun, sipariş üzerine otelcilere orman yakanları ne de güzel anlatır parodisinde. Zamanın Orman Bakanı hemen çıkıp, “Tek karışına dokunulmayacak!” demiş, ardından da yanan yere otel izni vermişti. Otelin yapımına göz yuman zamanın Milas Kaymakamı ile aramızda tatsız bir konuşma geçmiş ve o zamanlar başkanı olduğum Av ve Yaban Hayatı Vakfı konuyu basına intikal ettirip kıyameti koparınca, kaymakam görevden alınmıştı ama otel yine de yapılıp bitmişti. O kadarla da kalmamıştı. O kaymakam üç yıl sonra yine Milas’ta görevlendirilmiş ve ne hikmetse yakılan yer genişletilerek açılan araziye bir otel daha kondurulmuştu! “İyi de baba, ilahi adalet bunun neresinde?” diyorsun değil mi? Dinle bak!

Bodrum Yarımadası’nın ormanları hatta makilikleri yakılmaya başlayınca ilk tutuşturulan yer yine o Halep Çamı Ormanı oldu. Ancak bu defa galiba hesap biraz şaşmış olmalı ki adı büyük bir deniz felaketiyle anılan bir gemiden alınmış otelin arkasındaki arazinin biraz daha yakılarak genişletilmesi sırasında rüzgâr değişince, otel de tutuştu. Karadan da ulaşılamayan turistler, yardıma koşan her çeşit tekne ile kurtarılabildiler ancak. Bu ilahi adalet değil de nedir baba? Gidip baktım. Kimsenin günahını almayayım ama şimdi yakılan orman, her iki otelin de etrafında, sanki tesislerin büyütülmesi düşünülerek yakılmış gibi. Bu yazıyı sen yazıyor olsaydın bu cümle, “Ben ne bileyim?” diye biterdi, hiç kuşkum yok. Aklım eski günlere gitti, bir an rotayı şaşırdık baba. Biz yine Gökova’ya dönelim. Çökertme’de kalmıştık değil mi? Hah işte Çökertme’nin batısındaki Mazı ve doğusundaki Türkevleri de yandı. Öylesine yandı ki kıyıdaki siteler bile yok oldu.

SANTRAL YANARKEN AĞAÇLARI KESTİLER

Kıyı kıyı, içimiz kan ağlayarak Ören’e kadar gelmişken biraz kıyıdan ayrılalım. Eylül-Ekim aylarının o keyifli gecelerinde teyp kurup kaçak bıldırcın avlayanların peşinde dolaşırdım biliyorsun yakın zamana kadar. Teyp dinlemek için her durduğumuzda, artık kentlerin ışıkları nedeniyle göremediğimiz yıldızları doya doya seyrettiğimiz, ormandan gelen hafif esintiyi dolu dolu içimize çektiğimiz bu orman yolundan Milas’a yönelelim. İşte yakılan ormanların ortasında kalıp yanan Kemerköy Termik Santrali’ne geldik. Bu santral oraya yapılmasın diye herkes mücadele vermişti, hatırlayacaksın. Bu da mı ilahi adalet değil? Ama bazıları yine fırsat kolluyor olmalıydı ki herkes yangınla uğraşırken, yangın bahanesiyle bir sürü ağacı kesiverdi santralı da yapan bir diğer büyük holding. Ben sözcüklerle senin kadar iyi oynayamam baba. O nedenle, “Gözlerini toprak doyursun!” diyeceğim, o kadar. Hazır Milas yoluna çıkmışken devam edip yine kuzeye, Mandalya (Güllük) Körfezi’ne geçelim. Antik Çağ’ın balık pazarı ve deniz suyu katılmadan içilemeyecek kadar kötü şarabı ile ünlü İassos, bugünün Kıyıkışlacık Köyü’ne varalım. Köyün kıyısına kurulu olduğu Asin Körfezi ile karayelindeki Alagün Limanı arasındaki zeytinliklerin, alevler karşı kıyıdaki Kuyucak Limanı’ndan bile görülecek şekilde nasıl insafsızca tutuşturulduğuna tanıklık edelim. Ateşin kuzeye çıkıp, Emir (Kunt) Reis’in YACHT Türkiye’nin Ağustos 2021 sayısında ballandıra ballandıra anlattığı Akbük ve Bozbük ormanlarına, Kaplankaya tesislerine ve Hatay’daki Amik Gölü’nü kurutarak neslini tükettiğimiz Yılanboyun kuşunun (Anhinga rufa) adıyla anılan, Anhinga’ya sıçramadığına şükredelim. Görüyorsun ya baba, bu güzelim ülkede bir yakma merakıdır gidiyor. Rant peşinde koşan talancı “işadamı-yüklenici” otel, motel yeri açmak için; bazı fırsatçılar birkaç metrekare tarla açmak için yakıyorlar. Ülkenin kaynakları yazlık-kışlık saraylarda, kimsenin geçmediği köprüler ve otoyollarda, tünellerde, bir yıl boyunca ancak bir okul bahçesini dolduracak kadar yolcunun kullandığı havaalanlarında çarçur edilip yangın söndürme uçağı alacak para kalmadığından, mevcut uçaklar da sahibi olan kurum Atatürk tarafından kurulduğu için kullanılmadığından yangınlar söndürülemiyor. Böyle yapanlar için “Evleri barkları yanasıcalar!” derdi rahmetli ciciannem. Haklıymış.

“Yalnız tarihçilerin değil tarihin de babası Heredot’un kenti Bodrum ve çift ağızlı baltanın kenti Labranda/Milas mı yanıyor?” dediğini duyar gibiyim. Hiç olur mu baba? Bize yakışır mı? “Yakmışken şenlik ve getiri büyük olsun!” demiş olmalılar ki, Marmaris, Dalaman, Denizli, Antalya, Mersin hatta İzmir ve daha aklına gelebilecek her yerde, ilde ormanlar, orman olmayan yerlerde makilikler, o da yoksa evler yandı, yakıldı. Tek bir ağacı, bir garip kaplumbağayı, yavru tilkiyi, sincabı kurtarmak için gecesini gündüzüne katan bir avuç insan dışında hepimiz ülkemizin her yanını saran alevleri günlerce seyrettik. Kimimiz içimiz yanarak, kan ağlayarak kimimiz ellerini ovuşturup, gözlerinde Dolarlar, Eurolar uçuşarak. Yoksa bütün bu yangınları onlar mı çıkardı? Ben ne bileyim?

DOĞAYI RAHAT BIRAKIN, O YARALARINI SARAR

Orman yandı mı o koca dağlar, her taraf kederinden karalar bağlar. Kuşlar susar. Geyikler, yaban domuzları, tilkiler ve çakallardan kaçabilenler, kaçıp giderler. Kaplumbağalar, sürüngenler ölür. Zannedersin her şey bitti, artık oralarda ot bitmez, canlı yaşamaz. Öyle değildir. Sen de bilirsin. Çamlar örneğin. Çam ağacının hiçbir zaman açılmayan kozalakları olur. Öyle beklerler yıllarca. Yangını beklerler. Onlar yangın kozalaklarıdır. Yangında açılırlar ve o boz-kara küllerle kaplı dağlara içlerindeki tohumları saçarlar. Ama hemen çimlenmez o tohumlar. Önce otlar, ömrü bir yıl olan yıllık bitkiler biter yanan alanlarda. Sonra bodur çalılar, makiler. Kimseler görmez ama etrafa saçılan çam tohumları da o bitki örtüsünün koruması altında çimlenir, yavaş yavaş kuytularda boy atmaya başlarlar. Birbirlerine yakın çimlenirlerse daha da hızlı büyürler. Kalabalık arasında güneş ışınlarını alabilmek için hızla boy atarlar. Bizim ormancılar bile bunu kısa süre önce keşfettiler. Eskiden çam fidelerini aralıklı dikerlerdi. Yavaş büyürdü o fideler. Şimdi sık diktikleri fideler daha hızlı büyüyorlar. Demem o ki, kendisini en akıllı bilen ve her istediğini yapabilecek güçte hisseden insanoğlu burnunu sokmazsa doğa kendi düzeni içinde her şeyi pek bir güzel yoluna koyar. Doğa bu. Kendi haline, rahat bıraksan 10 bilemedin 15 yılda her yer yine orman olur. Ama âdemoğlu bırakmaz doğayı ki ormanı yine yeşertsin. Gözü doymayan insanoğlu ormanı yakar, canlıları öldürür, neslini bile tüketir, yok eder. Aslında kendini yok ettiğini bilmeden.

Sonumuz yakın. Bizden kurtulunca, doğa her şeye yeniden başlayacak. Geçmişte birkaç kez yaptığı gibi. Cennetin yeşil çayırlarında buluşmak üzere vira demir sevgili Bekir. Bu yaz bizim eller yandı, yakıldı. Gelecek yazı bilmem.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.