2300 yıllık bir geminin yeniden doğuşu: GİRNE BATIĞI

2300 yıl önce batan bir geminin yeniden yelken açmasını sağlamak, onu hayata döndürmek mümkün olabilir mi? Arkeoloji sayesinde evet. Örnek mi isterseniz? O halde Girne Batığı’nın yeniden doğuş hikâyesini anlatalım.

Türkiye, sualtı arkeolojisi için oldukça önemli bir ülke. Gerek sualtı arkeolojisinin ilk bilimsel çalışmalarının ülkemizde başlaması, gerekse yapılan çok önemli arkeolojik kazılarla denizcilik tarihinin aydınlatılması bulunduğumuz coğrafyayı ve ülkemiz kıyılarını denizcilik tarihinin okunduğu en değerli tarih sayfalarından biri, belki en önemlisi haline getiriyor. Derin Mavi sayfalarda daha önce sualtı arkeolojinin doğuşunu ve 4000 yıllık eşsiz sualtı kültür mirasımızdan örnekleri aktarmıştık. Denizcilik tarihi ve arkeolojisi alanında ülkemizi bu kadar özel kılan unsur şüphesiz coğrafi konumu ve tabii bu konumu tarih boyunca kullanan medeniyetler. Kıyılarımız tarih boyunca Akdeniz’in doğusu ve batısı arasındaki en önemli iletişim yolu olmuş, medeniyetler arasındaki en önemli rotalardan biri birine dönüştürmüştür. Güney kıyılarımızda dünyanın en eski dört batık kazısının gerçekleştirilmiş olması tesadüf değildir. 

KIBRIS

Güney kıyılarımızdaki doğu-batı eksenli rotaları, Ege’deki dağınık ve sık ada dağılımı izler. Bu coğrafi avantaj denizciliğin gelişimine de katkıda bulunarak, Ege Denizi’ni ilk denizciler için bir test parkuruna çevirmiş olmalı. Uzun ve zor rotalar arasında seyir yapmadan önce kısa mesafeli adalar arasından kürek çeken denizciler zamanla burada yelken açarak denizleri ve bulundukları coğrafyayı keşfetmişler; kullandıkları ekipmanları da yine bu denizde deneme şansı yakalamışlar. Bulunduğumuz bölgenin yani Doğu Akdeniz’in en eşsiz konumdaki adası ise şüphesiz Kıbrıs’tır. Doğu Akdeniz’i her iki yönde birleştiren ada, bugün olduğu gibi Antik Çağ boyunca da stratejik bir nokta olmuştur. Hem doğu-batı hem de kuzey-güney rotalarında mutlak bir liman olma görevini tarih boyunca üstlenen Kıbrıs sualtı arkeolojisi için de çok önemli veriler sunar.

LİMANA 1 MİLDEN AZ VAR

Bu verilerden belki de en önemlisi 1965 yılında tesadüfen keşfedilen Girne Batığı’dır. 1967 yılında Ada’da araştırma yapan arkeolog Michael Katzev’in öğrendiği bu batığa ilk keşif dalışını yaptığında deniz tabanında amfora yığınından ibaret klasik bir batık görüntüsü görür. Ama bu klasik görüntünün altında gerçekten büyük sürprizler araştırma ekibini bekler. Girne’nin kuzeydoğusunda, limana 1 milden daha az bir mesafede batan gemide ilk görünüşte 80 civarında amforadan oluşan bir kargo vardı. Suyun sadece 27 metre altında yatan batık taşıdığı amforalardan yola çıkarak MÖ 4. yüzyılın sonuna tarihlenir. Geminin güverte ve güvertenin üst bölümündeki kısımları ahşap yiyen kurtçuklar ve diğer dış etkenlere bağlı olarak yüzyıllar içinde yok olmuş; gemiden geriye sadece taşıdığı amforalar kalmıştı. Peki ama arkeoloji bu kazı alanını aydınlatabilir ve daha fazla bilgiye ulaşabilir miydi?

YENİDEN SU ÜSTÜNDE

Katzev başkanlığındaki kazı iki yıl sürer. Bu iki yıl içinde kazı ekibini hayrete düşürecek ve bir o kadar da zorlayacak bir buluntu grubu ele geçer. Geminin üstünü bir örtü gibi kaplayan kum tabakası kaldırıldıkça kargodaki amfora sayısı umulmadık şekilde artar. Kazı ilerledikçe sayıları 500’e çıkan amforalardan oluşan kargonun altından gemi gövdesine ulaşılmaya başlanır. Bu olağanüstü bir gelişmedir. Zira o güne dek suyun altında iyi şekilde korunmuş bir gemi enkazı bulunmamıştır. Bir örnek vermek gerekirse, MÖ 13. yüzyıla ait Uluburun Batığı’nda gemi gövdesinin yüzde 3’ü ele geçmiştir. Oysa Girne Batığı’nda bu oran yüzde 70’i bulur. Bir başka deyişle, Girne Batığı o güne kadar Akdeniz’de bulunan en sağlam gemi gövdesinin korunduğu kazıdır. Bu bir arkeoloğun adeta rüyasıdır. Batık alanındaki sistematik ve bilimsel araştırma sonucunda geminin 14 metre uzunluğunda, 4,2 metre genişliğinde ve yaklaşık olarak 25 ton kapasitesi olduğu anlaşılır. Çoğunluğu Samos ve Rodos amforaları taşıyan gemide on farklı tip yani on farklı yerleşime ait amfora saptanır. Bu da bu geminin ticaret rotasının ne denli geniş olduğunu gösterir. Gemi farklı limanlara uğrayarak uzun bir rota çizmiş ve yolculuğunun son kısmında limana 1 milden az bir mesafe kala batmıştı. Olasılıkla kötü hava koşulları geminin sonunu hazırlamıştı.

Girne Batığı hakkında kazı ilerledikçe daha fazla veriye ulaşıldı. Kazı alanında bulunan sikkeler geminin MÖ 306’dan önce batmış olamayacağını söylüyor. Ayrıca gemideki organik kalıntıların üzerinde yapılan Karbon-14 analizi MÖ 288 +/- 62 tarihini gösteriyor; yine de aynı tarihleme yöntemi, geminin kalaslarında kullanılan ağaçların MÖ 389 ± 44’te kesildiğini ortaya koyuyor. Dolayısıyla Girne Batığı muhtemelen yıpranmış, eski bir gemiydi. Muhtemelen Büyük İskender’den önce ve sonra Akdeniz ticaretine şahit olmuş bu emektar gemi birden fazla dönemde tüccarlara hizmet vermişti. Kazı ilerledikçe yaşlı gövdesine dair daha fazla bilgiye ulaşıldı. Kazı ekibi batık alanında bronz çivili ince kurşun levhalar buldu. Bunların geminin dış yüzeyini ahşap yiyen kurtçuklardan korunması için kullanıldığı; gemi gövdesinin bu kurşun levhalarla kaplandığı tezi ortaya atıldı. Bir süre sonra ise kanıt yine kazı alanından geldi. Kazının son günlerinde, dış kaplamaya hâlâ bağlı olan kurşun levhalar tespit edildi. Böylece bu tekniğin gemide kullanıldığı da kanıtlanmış oldu. Antik Çağ’dan bu yana ahşap teknelerin sorunları ve bu sorunlara karşı kullanılan yöntemleri göstermesi açısından oldukça değerli bir bilgi. 

EN ÖNEMLİ BULUNTU TEKNE

Kazıdaki en önemli buluntu, şüphesiz yüzde 70 oranında sağlam olarak ele geçen gemi gövdesiydi. Fakat emekleme aşamasındaki sualtı arkeolojisi için ciddi bir sorun vardı. 2300 yıldır deniz içinde kalan ahşapların oksijen ile ilk temasında hızlı bir deformasyona uğraması kaçınılmazdı. Bunun için ahşapların özel bir süreçten geçmesi gerekmekteydi. Suya doymuş durumdaki bir ahşap parçası, kurumaya bırakılmadan önce gözenekleri başka bir cisimle doldurulmalıydı. Aksi takdirde ahşaplar çok kısa bir süre içinde büyük bir deformasyona uğrayacaktı. İşte bu sorunla karşılaşan Michael ve Susan Katzev, polietilen glikol adlı kimyasal bir maddeyi kullanarak ilk kez Akdeniz’de bulunan bir teknenin konservasyonunu gerçekleştirdiler. Kazısı iki yıl süren geminin konservasyon çalışmaları altı yıl sürer. Katzev’ler, 1970’li yılların başlarında binlerce ahşap (6000’in üzerinde) parçayı yıllar süren kimyasal işlemlerden geçirerek paslanmaz çelik teller ile birbirlerine tutturarak birleştirmeyi başardılar ve bu emeğin karşılığında o gün için Akdeniz’in en iyi korunmuş batığını Girne’nin Orta Çağ kalesinde sergiye açmayı başardılar.

Girne Batığı 2300 Yıl Sonra Yelken Açıyor

Bu meşakkatli çalışmaların ardından restore edilmiş olan teknenin detaylı olarak incelenmesi sonucunda geminin gerçek büyüklükte bir kopyası yapılarak batmadan önceki rotasında tekrar seyretmesi planlandı. Harry Tzalas, Dr. Michael Katzev ve Richard Steffy başkanlığında bir ekip Girne II adı verilen bu çalışmada yer alarak bir ilke imza atmışlardır. Böylece Girne Batığı 2300 yıl sonra yeniden yelken açmayı başarmıştır. Bu eşsiz insanların emekleriyle yazının girişinde yönelttiğim “2300 yıl önce batan bir geminin yeniden yelken açmasını sağlamak, onu hayata döndürmek mümkün olabilir mi?” sorusuna evet diyebiliyoruz. Arkeolojiye, bilime emek verenlere selam olsun.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.