Beş denizin koynundaki yurt Anadolu DENİZLER ALTINDA 4000 YIL

İnsanın tarih sahnesindeki yolculuğu binlerce yıl boyunca karada olduğu kadar denizlerde de devam etti. Başta Akdeniz olmak üzere, denizler ve su yolları olmadan bugünkü medeniyeti inşa etme ve ortak kültürleri oluşturma şansı yoktu. Tarih yazımında denizlerin, su yollarının önemi ise sadece yarım yüzyıl önce fark edildi ve araştırılmaya başlandı. Derin Mavi’de tarih resminin eksik parçalarını aramak için yeni bir yolculuğa başlıyoruz. 

İnsan tarih sahnesine çıktığı ilk andan itibaren sonu gelmeyen bir yolculuğun öznesi olmuştur. Bu yolculuk sırasında kullandığı araçlar, ürettiği eşyalar, rotalar, kurdukları medeniyeler ve oluşturdukları kültürler bizler için ayrı birer izdir. Bugün ise söz konusu izleri arkeologlar ve tarihçiler olarak araştırarak tarih resmini tamamlamaya, bu eşsiz yolculuğun rotasını daha net bir şekilde gün yüzüne çıkarmaya çalışıyoruz. Bu çalışmalar 60 yıl öncesine kadar sadece karadaki izleri takip etmeye odaklanmıştı. Günümüzde ise daha farklı bir yol izlenerek insanlığın denizlerdeki izleri de takip ediliyor. Dünya haritasına, özellikle Akdeniz çevresindeki medeniyetlere baktığımızda denizin ayrıştırıcı değil, birleştirici bir unsur olduğunu görebilirsiniz. Akdeniz’in çevresindeki nehirlerde, göllerde ve dağınık ada dağılımları arasında gelişen denizcilik hareketleri ve taşıtları; zamanla Akdeniz’de seyir yapan deniz araçlarına ve büyük ticari faaliyetlere dönüştü. İşte bu cesur denizciler bugün sahip olduğumuz kültürü inşa eden öncülerdir. Antik Çağ’ın en hızlı bilgi alışveriş yolu, başka bir değişle interneti Akdeniz’de bir limandan diğerine seyir yapan gemiler, bu gemilerin taşıdıkları insanlar, ürünler, diller ve dinlerdi. Bu öğelerin her biri Akdeniz’de bir araya gelerek ortak kültürümüzü medyana getirdi. İşte bu nedenle tarih resmini okumamız için insanlığın denizlerdeki izlerini de takip etmek ve daha detaylı incelemek zorundayız. Bunun içinde dünyanın en şanslı coğrafyalarından bir tanesi şüphesiz Anadolu. Coğrafi konumuyla tarih boyunca doğu ile batı arasındaki yolculuğun, çatışmanın, akışın, değişimin köprüsü oldu. Bunu yaparken de tarih boyunca karalardan daha çok Anadolu kıyıları kullanıldı.

İÇ SULARDA KURULAN MEDENİYETLER

Denizcilik tarihinde ne kadar özel bir yere sahip olduğumuzu anlamak adına öncelikle bulunduğumuz coğrafyaya başka bir gözle bakmamız gerekiyor. Anadolu, kendisini üç yandan sarmalayan dört deniz olan Akdeniz, Ege, Marmara ve Karadeniz’in yanı sıra sahip olduğu bereketli göller ve nehirler ile eşsiz bir deniz coğrafyasıdır. Kıyılarımız doğu ile batı arasındaki medeniyet alışverişinin en önemli güzergâhı olurken, Anadolu her anlamda farklı dört denizin açıldığı coğrafi geçiş kapılarına sahip olmanın avantajını tarih boyunca kullandı. Anadolu’yu diğer coğrafyalardan daha özel kılan bir diğer unsur ise iç suları ve bu sularda kurulan medeniyettir. Özelikle Dicle ve Fırat gibi medeniyetlerin gelişimine yön veren, tanıklık eden, tarih boyunca çok önemli olmuş iki nehir Anadolu topraklarından doğup, Basra Körfezi’ne dek uzanır. Bu iki nehre parantez açmalıyız. Zira Mezopotamya uygarlıkları bu iki önemli ve güçlü nehrin ürünü olarak karşımıza çıkar. Dahası, bu nehirler takip edildiğinde tarih boyunca kültürlerin ve imparatorlukların doğal sınırlarının nasıl genişlediği de daha net şekilde okunabilir. Özelliklerinin ve öneminin çok da iyi anlaşılmadığını ve dolayısıyla da aktarılmadığını düşündüğüm bu iki nehir sadece toprağa can vermekle yetinmemiş, Anadolu’dan başlayarak Basra Körfezi’ne kadar ulaşımın da başrol oyuncusu olmuştur. Tarih penceresinden baktığımızda Dicle ve Fırat Nehirleri medeniyetin kurulduğu ve geliştiği coğrafya, Mezopotamya uygarlıklarına can veren iki ana damardır. Bu bilginin üzerine bir de ilk deniz taşıtlarının göller ve nehirlerde şekillendiğini düşündüğümüzde nehirlerin bizim adımıza başka bir önemi daha gün yüzüne çıkar ki; o da denizcilik kültürünün izleridir. Eğer denizcilik kültürü, tarihi üzerine araştırmalar yapıyorsak bu noktanın üzerinde durmak zorundayız. Anadolu işte bu nedenlerle kıyılarındaki dört deniz, diğer yakada yer alan Dicle ve Fırat ile “beş denizin koynundaki eşsiz bir deniz coğrafyası”dır ve bu coğrafyayı “Anadolu’nun Denizleri” olarak tanımlamak mümkündür.

ANADOLU’NUN DENİZLERİ

Bu tabir yaklaşık olarak 10 yıl kadar önce Sultaniye Gölü’nde yaptığımız arkeolojik çalışmalar sırasında üzerinde çalışmaya başladığım bir tanımdır. Bu tanımla hem Anadolu’yu üç taraftan saran denizleri hem de iç bölgelerdeki nehirleri, gölleri tarihsel ve kültürel açıdan tanımlamak mümkündür. Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki; arkeolojik ve tarihsel açıdan baktığımızda “Anadolu’nun Denizleri” olmadan dünya denizcilik tarihi yazılamaz ya da eksik kalır. Göllerimiz ve özellikle yukarıda anlattığım Dicle ve Fırat nehirleri söz konusu denizcilik tarihinin çok önemli parçalarıdır ve Basra’ya kadar uzanan her noktası Anadolu’nun da dahil olduğu kültürün bir parçasıdır. Bu uzun rotada binlerce yıllık kadim bir denizcilik geleneği vardır. Bu geleneğin oluşturduğu araçlar ise hem bu iki nehrin çıkış noktası olan Anadolu’da hem de Anadolu coğrafyasının altındaki bölgelerde, Basra’ya dek binlerce yıl boyunca kullanılmıştır. Bu nehirler yerinde incelendiğinde ve tarih boyunca bu nehirlerde kullanılan araçlar, bu nehirlerde kurulan liman ve demirleme alanları doğru şekilde okunduğunda neden beşinci deniz olarak tanımladığım çok daha net şekilde anlaşılabilir.

DENİZLER ALTINDA 4000 BİN YIL

Gözlerimizi iç sulardan kıyılarımıza çevirirsek bu kez de günümüzden dört bin yıl önceden başlayarak hemen her döneme ait gemilerin batmış olduğunu görürüz. Başka bir deyişle, denizler altında dört bin yıllık bir zaman dilimini ve bu zaman diliminin bizlere sunduğu bilgilere erişebiliriz. Anadolu nasıl ki karada kültürel miras statüsündeki (ben miras yerine kültürel emanet demeyi tercih ediyorum) antik kentlere, tarihi yapılara ev sahipliği yapıyorsa ve bu öğeler bizlere insanlık adına değerli bilgiler sunuyorsa, denizlerimizin altında da 4 bin yıllık kültürel emanetler yer almaktadır. Sualtı kültür emanetlerinin doğru şekilde okunması denizcilik tarihinin de doğru şekilde yazılmasına olanak sağlayacaktır. Dünyanın en eski batıklarından Çanakkale Savaşı batıklarına dek yaklaşık 4 bin yıllık bir zaman dilimine ait yüzlerce batık bugüne dek yapılan incelenenler ışığında bizlere eşsiz bilgiler sundular. Örneğin; gemilerin 4 bin yıllık geniş süreçteki form değişiklikleri, inşa tekniklerindeki gelişmeler, gemilerin yapımında kullanılan yöntemlerin hangi yüzyılda değişime uğradığı bu sularda keşfedildi. Bilindiği üzere gemi yapımındaki öncü yöntem önce kabuğun örülmesi, ardından omurganın ve kaburgaların eklenmesiydi. Bu yöntemden günümüzde de kullanılan çağdaş yönteme geçiş aşaması Anadolu sularında aydınlatılmıştır. Yine gemi yapımındaki önemli sorulardan biri olan kaplama tahtalarının birbirine nasıl tutturulduğu, farklı donanımların tespiti, kürekli gemilere ait ilk kürek deliklerinin hangi açıda konumlandırıldığı, hatta antik çağ ressamların gemi pruvalarına çizdikleri gözlerin ne anlama geldiği somut delilleri ile ilk kez bizim sularımızda, “Anadolu’nun Denizleri”nde aydınlatılmıştır. Bu listeyi sayfalarca uzatmak mümkündür. Başta Uluburun olmak üzere (daha önce bu sayfalarda anlattığımız, dünyanın kazısı yapılmış bilinen en eski batığı) söz konusu batıklarından bazılarının dünyada şimdiye dek bilinen en özel arkeolojik keşifleri arasında yer alması ve çeşitli kuruluşlar tarafından yapılan listelerde en üst sırada seçilmesi yukarıda saydığım nedenlerden dolayı hiç aşırtıcı değildir. Şaşırtıcı olan, sualtındaki değerlerimizin gençlerimize gerektiği kadar öğretilememesidir. Unutulmamalıdır ki, insanlığın izlerini sadece karada takip edersek resmin eksik parçalarını bulma imkânımız da kalmaz. Gelecek sayıdan itibaren resmin eksik parçalarını sizlerle birlikte 4 bin yıllık süreç içinde tamamlamaya başlayacağız.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.